12 Mayıs 2016 Perşembe

Gökler/Evrenler

Teğabün 3. gökleri ve yeri hak/gerçek olarak yarattı; sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O'nadır dönüş.

Talak 12: Allah O'dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini/mislini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.

Evvelki yazılarımda Kuran'da, Rabbimizin yarattığı birden fazla (ama sınırlı sayıda) gökten/evrenden bahsedildiğini , ve bunların arasından sonsuzluk/ölümsüzlük yurdunu içeren Ahiret Evreni'nin ise "Rabbin Katıolarak isimlendirildiğini göstermiştim:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/zaman-zamanszlk-ve-rabbin-kat.html

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/ahiret-evrenirabbin-kat-ve-ebedi-yasam.html

Ve de şehitler veya elçiler gibi iyilikte çok ileri seviyede olan bir kısım insanın, şimdiden yani kıyameti beklemeden bu farklı fizik yasalarına sahip evrende tekrar yaratılarak nimetlerle dolu yaşamlarına başladıklarını anlatmıştım.

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/islamda-canllarn-ruhu-hayaleti-yoktur.html

Bu çalışmamda da hem ayetlerde yaratılan evrenler hakkında verilen diğer bilgileri sunacağım, hem de bu birden fazla ama sınırlı sayıda (zaten tüm sayılar sınırlıdır) evrenin var olduğunu gösteren farklı yeni delilleri de paylaşacağım.

Öncelikle belirtmeliyim ki, "Rabbin Katı" adı verilen ahiret evreninin/mekanının da birden fazla evreni içinde barındıran bir yapı olabileceğini de gördüm. Yani cennetler ve de cehennem kendi içlerinde de ayrı ayrı evrenler olabilir , ya da gruplar halinde birkaç evrenin içinde olabilirler. Ve eğer öyleyse, Rabbin Katı bu alt evrenleri bünyesinde barındıran mekan/kat olmakta.

-Gerçekten, senin Rabbinin kat
ında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47'den alınma)

Melekler ve Rûh, miktar
ı ellibin yıl olan bir günde yükselirler ona. (Mearic 4)

Ayetlerde bizim evrenimiz ve ayrıca ahiret evreni/evrenleri(Rabbin Katı) birçok ayrıntısıyla anlatılmakla beraber, diğer evrenler hakkında genel ifadeler kullanılmaktadır.

Bu arada hatırlatmak gerekir ki, Arapçada 7 (yedi) ifadesi aynı zamanda çokluğu belirtir. Yani ayetlerde 7 gök denildiğinde rakamsal olarak yedi evrenden bahsediliyor olabileceği gibi, çok sayıda/birçok/birden fazla sayıda gök/evren de kastediliyor olabilir.

Talak 12: Allah O'dur ki, yedi gö
ğü ve yerden de onların benzerini/mislini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.

Bu ayette de "yedi" kelimesini çokluk belirten ifade olarak ele alınca bize "birçok evrenin ve de mislince de yerin/gezegenin yaratıldığı" bilgisinin verildiğini görüyoruz zaten ("yedi göğü ve yerden de onların benzerini/mislini yaratmıştır"). Ve bu bağlamda yeryüzünün de gökteki gezegenlerden biri olduğu vurgusu da yapılmış oluyor tabiatiyle.

Ama böyleyse bile, yani rakamla yedi evrenden değil de birçok evrenden bahsediyorsa bile ayetler, burada anlatılan asla günümüzde bazı bilimadamlarının inanmaya çalıştığı gibi "sonsuz paralel evrenler" değildir. Sınırlı sayıdadır ve aynı şekilde mislince olan içlerindeki gök cisimleri de belli bir sayıdadır. Zaten gerçekte sonsuz sayıda hiçbirşey olamaz. Sonsuzluk yurdunda da yaşımız hiçbir zaman sonsuza ulaşmayacak ama yaşam sürecimiz (her yıl bir yaş artarak) sonsuza dek durmadan sürecektir. Yani süreç sonsuza dek devam edebilir ama başlangıcı olan veya zaman mekan içinde olan sayı hiçbirzaman sonsuza ulaşmaz.

(Bu ve ilgili ayetleri; dünyanın 7 kat katmanı ile yerküremizin etrafını saran atmosferin 7 katmanını anlattığı, veya atomların 7 katmanını, ya da galaksileri anlattığı şeklinde farklı farklı yorumlayanlar da vardır. Bana göre ise bu yorumlar ancak ayetin ikincil-üçüncül, yani yan anlamları olabilir).

Ayetlerde "gök" kelimesinin hem bir gezegeni veya gökcismini sarmalayan gökyüzü, hem de evren anlamında kullanıldığı ık. Ama özellikle/çoğunlukla evren kastedilmektedir bu ifade ile... Yani "gökler" denildiğinde "gezegenler ve göklerini" kapsayan bir anlam da olmakla birlikte, daha çok "evrenler" anlatılmaktadır Kuran'da...

Ayrıca "gökte" ifadesi ile bazen evrenimizin dışında olan şeyler de anlatılmaktadır. Çünkü "yön olarak" bizim için göğe denk gelmektedir kainatımızın dışındakiler de...

Muminun Suresi 17: Yemin olsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yaratt
ık! Ve biz yaratılıştan/yaratılmışlardan gafil de değiliz.

"Üstünüzde yedi yol yarattık" sözünü kimi yorumcular bedenimizdeki yollar (örneğin damarlar, sinirler, akupunktur enerji yolları vb.) olarak görürken, kimi ise vücudumuzdaki yedi çakrayı anlattığını iddia etmektedir. Ama tabii aslında yine yedi gökten veya "çok sayıda" evrenlerden/göklerden bahsetmekte ayet. Diğer görüşler ise yine ikincil-üçüncül anlamları olarak ele alınabilir...

Nebe 12. Üstünüzde yedi sağlam/aşınmaz kurduk. 13. Bir de parıl parıl parlayan kandil yerleştirdik.

***

AYETLER I
ŞIĞINDA "EVRENLERİN BİRBİRİNDEN AYRI OLDUĞU" VE "İÇİÇE OLDUĞU" 2 FARKLI MODEL AKLA GELMEKTE

1.


Ba
şlangıçta bu evrenlerin/göklerin birlikte ve bütünlük içinde yaratıldığını ve sonra ayrıldığını görüyoruz:

Nuh 15: "Görmediniz mi, Allah yedi gö
ğü ahenkli bir bütün olarak nasıl yarattı?İnkar edenler gökler ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı görmüyorlar mı? (Enbiya 30).

Kuran'da anlatılan Big Bang ile yoktan yaratılma ve göğün genişlemesi sadece bizim evrenimizi kapsamıyor. Aynı zamanda diğer evrenler de yoktan yaratılıyor ve onlar da genişliyor.

Bakara Suresi 117: O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir
şeyi yaratmak isteyince sadece "ol!" der, oluverir.  

Enam 101. Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Eşi olmadığı halde nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi O yaratmıştır ve O, her şeyi bilendir. 

Zariyat 47: ğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz. 

Rahman 7: ğü yükseltti ve ölçüyü/dengeyi koydu.

Rad 2: Görebileceğiniz bir direk olmadan gökleri yükselten, sonra tüm yönetime egemen olan, güneşi ve ayı buyruk altına alan ALLAH'tır. Hepsi belli bir süre için akıp gitmektedir. Tüm işleri kontrol eder ve ayetleri detaylı olarak açıklar ki Rabbinizle kavuşma konusunda kuşkunuz kalmasın.

Göklerin/evrenlerin yükseltilmesi ifadesi, onların genişletilmesi anlamına da gelmektedir.

Ayrıca bu uzaklaşma evrenler arasında da gerçekleşiyor olabilir. Eğer böyle ise Big Bang ile sadece galaksiler yıldızlar değil, evrenler de ortaya çıktı ve birbirlerinden uzaklaşıyorlar, ve de ileride Big Crunch ile de sadece bizim içinde bulunduğumuz evren değil, tüm evrenler (ahiret evreni/evrenleri hariç) aynı tekilliğin içine kapanacaklar/çökecekler demektir. Ama elbette ki evrenlerin herbiri aynı anda ama ayrı ayrı içe kapanma tekilliğini yaşayıp ondan sonra da birbirleriyle bütünleşerek tek bir noktada yok oluş aşmasına geçecek de olabilir.

Elbette ki tüm bu evrenler, Ahiret Evreni/Evrenleri de dahil olmak üzere maddidir. Bütün yaratılmışlar böyledir ve "madde ötesi alem, ruhlar alemi" gibi safsatalar ise ruhçu öğretinin zihinlere yerleştirdiği, tamamen İslam dışı kabullerdir.

Ve yoktan varedilen bu alemlerin hepsi de gerçektir:


ANKEBUT 44. Allah gökleri de yeri de hak/gerçek olarak yaratmıştır. Kuşkusuz, bunda, iman sahipleri için mutlak bir mucize vardır.

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/madde-de-gercektir.html

2.
Yedi kat gök ile ilgili ileri sürülebilecek bir di
ğer görüş de evrenlerin içiçe geçmiş tek bir bütün yapı oluşturduğu düşüncesi olacaktır. Yani bizim evrenimiz en içteki ilk kat, ikinci evren ise onu çevreleyen daha büyük boyuttaki ikinci kat, diğerleri de yine aynı şekilde hep bir önceki evreni (ve de daha öncekileri) içine alan bir yapı... Ama eğer böyle tüm evrenler içiçe aslında toplamda tek bir mega, hiper evreni oluşturuyorsa yine bu yapının çifti olarak, ondan ayrı bir başka yapının da olduğunu düşünebiliriz. Bu modelde de yine evrenler genişlemekte ve sonları bir kara delik tekilliğinde olmaktadır elbette.

EVRENLER BAŞLANGIÇTA SIVI FORMDAYDI

Yoktan varedilen evrenlerin öncelikle su veya su gibi sıvı bir aşamada var oldukları daha sonra ise diğer formlara ulaştıkları anlaşılıyor:

Hud 7: O, odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O'nun arşı da su üzerinde idi. Böyle yapması, iş ve davranış yönünden hanginizin daha güzel olduğunu belirlemek için sizi denemeye yöneliktir. Sen, "Kuşkusuz, sizler ölümden sonra diriltileceksiniz!" dediğinde, küfre batanlar hemen ve kesinlikle şöyle derler: "Bu apaçık bir büyüden başka şey değildir."
O küfre sapanlar görmediler mi ki gökler ve yer biti
şik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan oluşturduk. Hâlâ iman etmeyecekler mi? (Enbiya 30).

Zaten son bilimsel bulgular da evrenimizin ilk halinin sıvı formda olduğunu göstermekte.

Fussilet Suresi

11 Sonra buhar/duman halindeki gö
ğe yöneldi de ona ve yerküreye şöyle seslendi: "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" Onlar şöyle dediler: "İsteyerek geldik!"

12 Böylece onlar
ı, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti. Ve biz, arza en yakın göğü kandillerle ve bir korumayla donattık. İşler bunlar Azîz ve Alîm olanın takdiridir.

Her evrenin farklı işlevi ve özellikleri var. Ayrıca evrenlerin yaratılması/düzenlenmesi sonucunda dünyaya en yakın göğün, yani bizim evrenimizin yıldızlarla donatıldığını görüyoruz burada. Bu bilgi başka ayetlerde de verilmektedir:

Saffat 6. Biz o yak
ın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık.

Mülk 5: Yemin olsun ki, biz en yak
ın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara ateş taneleri yaptık. O şeytanlar için çılgın ateş azabını da hazırladık.

Ve, içinde yaşadığımıza evrene özgü bir durum gibi gözüküyor, yıldızlar içermesi... Diğer evrenlerde (en azından bazılarında) ise bambaşka bir yapı sözkonusu olmalı. Zaten Ahiret Evreni'nde, özellikle cennette ışık ve ısı için Güneş'in, yani yıldızların kullanılmadığını şu ayet doğrultusunda düşünebiliriz:

İnsan Suresi 13. Koltuklar üzerine yaslanarak otururlar orada. Ne bir güneş görürler orada ne de kavurucu bir soğuk...

(Tabii burada sadece kavurucu sıcak görülmeyeceği de kastediliyor olabilir. Buna karşılık yıldızların üzerindeki ateş ortamının cehennemi andırdığına vurgu vardır bazı ayetlerde).

Rabbin Katı adı verilen Ahiret Evreninde fizik yasaları da bizim evrenimizden biraz farklı, ayetlerde anlatıldığı üzere...(bu konuya yukarıda linklerini verdiğim yazılarımda değinmiştim).

***

YARATILI
ŞIN ÇİFTLER HALİNDE OLMASI DA EVRENİN TEK OLMADIĞINA İŞARET EDER

Bilindiği üzere Kuran'da herşeyin çiftler halinde yani birden fazla sayıda yaratıldığı anlatılmakta:

Yasin 36:
Şanı yücedir o Allah'ın ki toprağın bitirdiklerinden, onların öz benliklerinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmıştır.

Zariyat 49: Ö
ğüt almanız için de herşeyi çiftler halinde yarattık.

Bu bağlamda; evren de yaratılmış bir kul olduğuna göre, tek ve eşsiz olmamalı zaten. Tüm yaratılmış varlıklar eşlidir. Kıyamet sonrası geriye sadece "Rabbin Katı”, yani Ahiret Evrenleri kalacak ama yine birden fazla evren içindekilerle yaşıyor olacaktır (ayetlerde "ahiret göklerinin" ve de "yerkürelerinin" sonsuza dek varolacağı vurgulanmakta).

Kısacası; birden fazla evren yaratıldığının dolaylı da olsa bir başka anlatımını da bu ayetler sunmaktadır.

Eşi ve benzeri olmayan bir tek yüce Allah'dır. Yarattığı kulların ise eşleri(aynı veya zıt), yani kendilerinin birden fazla sayıda olmaları sözkonusudur.

***

EVRENLER "BÜYÜK ÇATIRTI/B
İG CRUNCH" İLE SONLANACAK

Evrenimizin ve diğer evrenlerin (Ahiret Evreni/Evrenleri hariç, çünkü o daima var olacaktır) sonlanışı aynı anda yani birlikte gerçekleşecektir. Daha önce de söylediğimiz üzere, Kutsal Kitabımızda belirtildiğine göre içe çökerek, "Big Crunch" ile meydana gelecektir bu durum:

Enbiya 104. O gün Evren’i kitab
ın sayfalarını katlar gibi düreriz.Ve onu yaratılışa ilk başladığımız duruma iade ederiz. Bu, üzerimizdeki bir vaattir. Elbette, gerçekleştireceğiz.

Zümer

67. Allah'
ı, kadrine/şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar. Oysaki kıyamet günü, yeryüzü tamamen O'nun avucudur/avucundadır; gökler de O'nun sağ elinde/kudretinde dürülmüş haldedir. Şanı yücedir O'nun; arınmıştır onların ortak koştuklarından.

Kasas Suresi 88: Allah'
ın yanında diğer bir tanrıya daha kulluk etme. İlah yok O'ndan başka. O'nun yüzü dışında herşey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz.

Enbiya 104. ayette bizim evrenimizin çöküşü/preslenmesi anlatılırken, Zümer 67. ayette ise başka göklerin/evrenlerin de aynı akıbeti yaşayacağı belirtilmekte.

Buna karşılık Kasas Suresi 88. ayette ise bizim evrenimizdeki her şeyin (evrenin kendisiyle birlikte) mutlaka yok olacağı vurgulanmakta.

Hac 65: Görmedin mi, Allah yeryüzündekileri ve denizde O'nun emriyle akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi. O'nun izni olmaksızın yerkürenin üstüne düşmemesi için göğü O tutuyor. Allah, insanlara karşı elbette Raûf, Rahîm'dir,

Fat
ır 41. Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye tutuyor. Yemin olsun, eğer çöküp giderlerse, O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Halîm'dir O, Gafûr'dur.

Hac 65. ayette evrenimizin, Fatır 41. ayette ise tüm evrenlerin Big Crunch'a, yani içe çökerek yok olmaya karşı Allah tarafından korunduğu belirtilmekle birlikte, dilediğinde bu içe kapanmayı gerçekleştirebileceği de hatırlatılmakta.

***

Zümer 68. Sura üflenmiştir; Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yere yıkılmıştır. Sonra sura bir daha üflenmiştir. İşte hepsi ayağa kalkmış bakıyorlar.

Bu 68. ayette bahsedilen "istisna kimseler", yani o anda ölmeyecek veya bu dehşeti deneyimlemeyecek kişiler listesine, cennette şimdiden yaşamakta olan kullar da dahildir.

Onların içinde bulunduğu evren sonsuza dek var olacaktır, belirttiğimiz üzere. 

Neml 87: Sûra üfürülece
ği gün, Allah'ın dilediği dışında herkes, göklerdekiler, yerdekiler dehşet içinde kalacaktır. Hepsi boynunu bükmüş bir halde O'nun huzuruna gelir.

***

"ARZU DEL
İLİ" DE AHİRET EVRENİNİN ÇOKTAN YARATILMIŞ OLDUĞUNA İŞARET EDER

Ayrıca, Allah'ın varlığını ve sonsuz yaşamın gerçekliğini gösteren meşhur "Arzu Delili" de Ahiret Evreninin ve de yaşantısının şimdiden var olduğuna kanıt oluşturur diye düşünüyorum. Çünkü insanlar yaşamlarının hemen/kesintisiz devam etmesini ister. Genlerinde, programlarında bu arzu kodlanmış gibidir. Kimse tekrar dirilmek için binlerce veya milyonlarca yıl beklemek istemez. Bu bağlamda ölümünden hemen sonra cennet yaşamına kavuşan bir kısım da olsa kulların olduğunu kabul etmek daha rasyoneldir arzu deliline göre.

Arzu Delili'nin ne olduğu ve de ayrıntıları için Caner Taslaman'ın ilgili kitabı şuradan ücretsiz okunabilir:

http://www.canertaslaman.com/2012/08/arzu-delili-arzulardan-allaha-ulasmak/

Dediğim gibi Arzu Delili ahiretin yaşamının şu anda da var olduğunu gösteriyor bence. Bunu da şöyle maddelendirelim:

1- İnsanların doğal ve sağlıklı arzularının genelde karşılığı olduğunu görüyoruz (örneğin su içme arzusunun karşılığı olarak suyun bulunması/var olması vb...).

2- Hemen hiç kimse binlerce veya milyonlarca yıl yok olmuş vaziyette kalmak/beklemek istemez, ara verilse bile yaşantısına en kısa zamanda devam etmek ister, özellikle cennet hayatına hemen kavuşmak ister.

3- Bu bağlamda en azından hakeden bazı kullar hiç bekletilmeden cennette şimdiden yaratılarak sonsuz yaşamlarına başlamışlardır . (ve dolayısıyla bunun gerçekleştiği bir mekan/mekanlar mevcuttur).

Bunun yanı sıra, arzu deliline göre insanların arzu ettiği nimetler çoğunlukla evvelden yaratılmış yani hazır durumdadır. Bu açıdan da arzu deliline göre yine cennetin gelecekte değil de şimdiden var olduğunu düşünmek daha mantıklı olandır.

Ayrıca bu bakış ısı/sorgulama, dünyadaki nimetlerin benzerlerinin cennette de olduğunun bir başka ispatını da sunmakta.

* * *

Enbiya 19: göklerde ve yerde kim varsa O'na aittir. Ve O'nun kat
ındakiler, O'na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar.

Rahman 29. göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister. O, her an yeni bir i
ş ve oluştadır.

Nahl 49: göklerdeki ve yerdeki canl
ı şeyler de melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar. İsra 55: Rabbin, göklerdeki ve yerdeki kimseleri de daha iyi bilir. Yemin olsun biz, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmışızdır. Davûd'a da Zebur'u verdik.

Bu ve benzeri diğer ayetlerde tekrar ve tekrar gördüğümüz üzere, diğer evrenlerde de canlı kimseler var. (Tabii bu ayetler bizim evrenimizin dünyamız dışında başka alanlarında da canlı varlıkların olduğunu anlatıyor olabilir ayrıca).

Bunların bir kısmını melekler oluşturmakla birlikte, bir kısmını ise şehitler ve peygamberler gibi cennette şimdiden yaratılarak yaşamaya başlayan özel insanlar/kullar oluşturmakta (bunların dışında başka kimseler de sözkonusu gözüküyor).

İsra 44. Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O'nu tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O'nu överek tespih etmesin; fakat siz onların tespihlerini fark edemezsiniz. O Halîm'dir, Gafûr'dur.

***

Şura 5. gökler, üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyor. Melekler de Rablerinin hamdiyle tespih ediyorlar ve yeryüzündekiler için af diliyorlar. Gözünüzü açıp kendinize gelin! Allah'tır ancak hep affeden, hep merhamet eden.

Meryem 90: Bu söz yüzünden neredeyse gökler çatlayacak, yer parçalanacak, da
ğlar yıkılıp çökecek.

Rahman 33. Ey cin ve insan topluluklar
ı! göklerin ve yerin bucaklarından/köşelerinden geçip gitmeye gücünüz yeterse, hadi geçin gidin. Bilgi ve güç dışında birşeyle geçip gidemezsiniz!

Gerek göklerin üstlerinden çatlayacak gibi titreşmelerinden bahseden ayetlerdeki ifadeler, gerekse Rahman Suresi 33. ayette evrenlerin ve dünyanın çaplarından/köşelerinden bahsedilmesi , gerekse de Talak Suresi 12. ayette “Allah O'dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini/mislini yaratmıştır" denmesi, evrenlerle gezegenlerin küremsi, yani şekilsel olarak benzer yapıya sahip olduklarını da vurgulamakta. Ayrıca bu bucakları yani gezegenlerin ve evrenlerin sınırlarını geçebilmek için özel bir güce veya teknolojiye, ilme veya imkana sahip olmak gerektiği de anlatılmakta. Başka bir deyişle gezegenler ve hatta evrenler arası yolculuğun aslında mümkün olduğu, ama bunun insanlar ve cinler açısından hiç de kolay olmadığı bilgisi veriliyor.

İnşikak 19: Ki, siz, mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz/geçeceksiniz!

Tabakadan tabakaya geçmek ifadesi de hem gezegenler arası, hem de evrenler arası yolculuğu (Ahiret Evreninde yaşamaya başlamak da diğer evrene geçiştir) anlatmakta.

***

Mumin 57: Göklerin ve yerin yaratılışı, insanın yaratılışından daha büyük bir şeydir. Ne var ki halkın çoğu bilmez.

(Evrenlerin ve gezegenlerin yaratılışı insanların yaratılışından daha görkemli bir şeydir).

Taha 4: Yeri ve o yüce mi yüce gökleri yaratandan bir vahiy olarak indirdik.


(Ve Evrenlerin yaratılışı da dünyanın/gezegenlerin yaratılışından daha görkemlidir).

Hadid 21. Rabbinizden bir affa ve Allah ile resulüne inananlar için haz
ırlanmış bulunan, eni de yerle göğün eni kadar olan bir cennete doğru yarışarak koşun. Bu, Allah'ın dilediğine vereceği bir lütuftur. Allah, o büyük lütfun sahibidir. Ali İmran 133. Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışır gibi koşuşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.

Hadid Suresi 21. ayetten Cennetin en az evrenimiz kadar büyük/geniş olduğunu anlıyoruz. Başka bir deyişle sonsuzluk yurdunun kendisinin bir evren olduğunu...Zaten içinde muhtemelen trilyonlarca ve belki de daha fazlada sayıda kulu barındıracak(ve bir kısmını şimdiden barındırmakta) olan ve aynı zamanda onların (içindeki insanların ve diğer canlıların) sonsuza dek sıkılmadan çeşitli nimetler ve mutluluklar içinde yaşamasına vesile olacak mekan bir evren büyüklüğünde/genişliğinde olmak durumunda.

Buna karşılık Ali İmran 133. ayette ise "eni göklerle yer kadar olan" ifadesi kullanılmakta. Bilindiği üzere Kuran'da birden fazla cennetin olduğu anlatılır ve hatta onların bazı farklı özelliklerine de kısaca değinilir. Ama aynı zamanda bu cennetlerin toplamına da yine cennet denilir. İşte bu ayette de tek bütün halinde tüm cennetlerden/toplamlarından bahsedildiğini düşünüyorum.

Muzzemmil 12: Bizim yan
ımızda bukağılar var, cehennem var!

Kalem 34: Takva sahipleri için, Rableri kat
ında nimetlerle dolu cennetler vardır.

Cehennem ve cennetin çoktan yaratılmış vaziyette olduğunu bu ve bunun gibi ifadeler içeren ayetlerden tekrar tekrar anlıyoruz.

Ahiret evrenlerinde haz ve ızdırap, iyiler ve kötüler tamamen birbirinden ayrılmış durumdadır. Buna karşılık bizim evrenimizde ise haz ve ızdırap içiçedir.Zaten imtihan dünyası hedefleri gereği cennet ile cehennemin karışımı bir yapıya sahiptir ve de sonludur kainatımız. Fakat ahiret alemi ölümsüzdür ve cennet ile cehennem birbirine uzaktır... Gerek dünyamızda gerekse ahiret yurdunda canlıların formları sabit olmakla birlikte, cennette yaşlanma ve ölüm de olmadığına göre orada canlı formları bu açıdan da, hem de sonsuza dek sabittirler.

Ve yine Ahiret Evreninde zamanın bizim evrenimizden farklı aktığını ayetlerden öğreniyoruz:

-Gerçekten, senin Rabbinin kat
ında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47'den alınma).

***

Mülk Suresi 5 Yemin olsun ki, biz en yak
ın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara ateş taneleri yaptık. O şeytanlar için çılgın ateş azabını da hazırladık. Bizim evrenimizin yıldızlarla donatıldığını ve bu yıldızların üzerinde cehennemi andıran bir ateş ortamı olduğunu ayetlerin anlattığını belirtmiştik:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2012/01/mucizelerin-devam.html

Burada şuna dikkat edilmelidir; yıldızların üzerindeki bu ateş ve ışınların, içinde bulunduğumuz imtihan dünyasında bile şeytanlara azap edici ve engelleyici olduğu açıklanmaktadır. Yani bazı kimselerin iddia ettiği gibi yıldızlar taşa falan benzetilmiyor veya meteorlardan bahsedilmiyor, yıldızların üzerlerindeki ateşten, sıcaklıktan ve ışıktan bahsedilmektedir. Ayrıca yıldızların üzerindeki bu ateş ortamının Cehennemi andırdığına da vurgu var . Zaten konuyla bağlantılı diğer ayetlerde olayıklığa kavuşmakta:

C
İN SURESİ

8. "Biz gö
ğe gerçekten dokunduk da onu titiz ve güçlü bekçilerle ve kayıp giden ışınlarla/alevlerle doldurulmuş bulduk."

9. "Biz eskiden, onun, dinlemek için oturulan yerlerinde otururduk. Ama
şu anda kim dinlemeye kalksa kendisini gözetleyen bir alev/ışık bulur."

Saffat Suresi

6. Biz o yak
ın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık.

7. Ve her türlü inatç
ı-âsi şeytandan koruduk.

8. Onlar ne kadar ç
ırpınsalar da o yüce konseyi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar;

9. Kovulurlar. Ve onlar için, yakalar
ını bırakmayan bir azap vardır.

10.Bir söz kapan olursa, onu, delici bir
ışın izler.

Görüldüğü üzere atıştan kastedilen ışık/alevdir.

***

Tekvir Suresi

11 Gö
ğün örtüsü soyulup indirildiğinde,

12 Cehennem k
ızıştırıldığında,

13 Cennet yakla
ştırıldığında,

Kıyamet döneminde Evrenimizle Ahiret Evreni arasında geçiş kapıları ılmıştır ve bu sayede cennet ve cehennem görünür hale gelmiş, çünkü yaklaştırılmıştır. Bu aşamada bizim evrenimiz yok olma, Big Crunch aşamasını yaşamaktadır.

***

EVRENLER/GÖKLER ARASI GEÇ
İŞİ SAĞLAYAN "GÖK KAPILARI"

Nebe 19: Gök açılmış, kapı kapı oluvermiştir.

Hesap günü , uzun zamandır cennette yaşamakta olan istisna kulların dışında kalan diğer kimselerin cennetle veya cehennemle tanışma vaktidir. Ve yine, bu anlatımlarda da cennet ve cehennemin kıyamet günü yaratılmadıklarını, çünkü zaten var olduklarını (daha evvelden yaratıldıklarını) tekrar ve tekrar görüyoruz, anlıyoruz.Evrenler arası geçişi sağlayan "gök kapılarının" yine burada işbaşında olduğunu da görüyoruz.


Araf 40: Ayetlerimizi yalanlayan ve onlar kar
şısında büyüklük taslayanlar var ya, gök kapıları ılmayacaktır onlar için ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir onlar. Suçluları böyle cezalandırırız biz.

Cennete girebilmek için o evrenin kapılarının (gök kapıları) açılmasının gerekli olması...

Hicr Suresi

14 Üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yükseliyor olsalardı.

15 Kesinlikle
şöyle diyeceklerdi: "Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de biz büyüye çarptırılmış bir toplumuz."

Muhtemelen burada, inkarcıların, günümüzde Cennet ve Cehennemin var olduğu diğer evren veya evrenlere geçişleri gök kapılarından sağlansa ve bu kişiler gözleriyle tanık olsalar bile ahirete inanmayacakları söylenmekte.

İbrahim 48: O gün yerküre başka bir yerküreye dönüştürülür. Gökler de öyle. Hepsi o Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın huzurunda dikilir.

Kıyamet döneminde dünya ve bir çok evren yok edilmeye başlanmıştır. Önce ayetlerde anlatılan felaket sahneleri gerçekleşir ve bu tablo yerküre ve evrenlerde çöküş döneminin sancılarıdır. Dolayısıyla da hızlı bir değişimdir yaşananlar. Ama kullar mahkemeleri sonrası , ölümsüz olan (Big Crunch'ı yaşamayacak olan) ahiret evrenlerinde ve onların içindeki başka bir yeryüzünde yaşamaya devam edeceklerdir. Yani artık başka bir yeryüzünde ve de başka bir evrendeler (veya evrenlerdeler...). Aktarım gerçekleşmiştir. Ama elbette ki, cennete girmek için kıyameti beklemeyen istisna kullar, iyilikte önde gidenler ise zaten çoktandır bu ölümsüzlük yurdunda yaşamaktaydılar.

Hud

107. Gökler ve yer durdu
ğu sürece orada kalıcıdırlar; ancak Rabbin dilerse başka. Rabbin, dilediğini Yapandır

108. Mutlulu
ğu hak edenler ise, gökler ve yer kaldığı sürece cennette kalıcıdırlar. Rabbin dilerse başka. Kesintisiz bir ödüldür bu.

Yine buradaki gökler "ahiret evrenleri", yer ise cennet ve cehennem halklarının üzerinde yaşadığı yeni yerkürelerdir. Yani burada dünyamızın kıyamette yeniden yaratılmış, evrimleşmiş halinden falan bahsedilmiyor, zaten şimdiden var olan ahiret evrenleri ve içlerindeki gezegenlerden bahsediliyor.

Bunun başka bir delilini şu ayette de görüyoruz:

Zumer 74. Onlar da şöyle derler: "Hamd olsun o Allah'a ki bize vaadini yerine getirdi, bizi yeryüzüne mirasçılar yaptı. İşte cennetten istediğimiz yerde konaklıyoruz. İş yapıp değer üretenlerin ödülü ne de güzelmiş!"

Cennettekiler Allah'a hamdederken "bizi yeryüzüne/yere" mirasçılar yaptı demekte, çünkü cennetteki yeni bir yerküredeler (veya cennetteki diledikleri gezegende konaklıyabiliyorlar).

Zariyat 22.Sizin, rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de. (cennetin de cehennemin de hazır vaziyette ve dünyanın dışında/gökte olduğu anlatılmakta yine).

Şehitler ve peygamberler gibi yarışta önde gidenlerin cennet yaşamına çoktan kavuştuklarını gösteren ayetlerin birkaçını burada da paylaşalım:

-Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında rızıklandırılırlar.

-Allah'
ın kendilerine lütfundan verdiği mutlulukla sevinç duyarlar ve arkalarından şehit olarak kendilerine katılmamış olan mücahitler hakkında: "Onlara hiçbir korku yok ve onlar üzüntü de duymayacaklardır." müjdesinde bulunurlar. (Ali imran suresi 169-170)

Meryem

56. Kitap'ta
İdris'i de an. Çünkü o, özü-sözü tam uyuşan bir kişiydi, bir peygamberdi.

57. Onu yüce bir mekâna yükselttik.

Ali
İmran Suresi 55 Allah şunu da demişti: "Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni, inkar edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım.Ve sana uyanları, inkar edenlerin, kıyamete kadar üstünde tutacağım.Sonra bana olacak dönüşünüz; tartışıp durduğunuz şeyler hakkında aranızda ben hüküm vereceğim."

KIYAMET GÜNÜ CENNETTE ÇOKTANDIR YAŞAMAKTA OLANLAR DA MAHŞER MEYDANINA ÇAĞRILMAKTA

Şu an cennette yaşayan peygamberler kıyamet günü tanıklar olarak mahkeme alanına çağrılacaklar:

Mürselat 11: peygamberler bekleme yerlerine vardırıldığı vakit. Nahl 89: Her topluluk içinden, kendilerine karşı bir tanık gönderdiğimiz, şunlara karşı da seni tanık olarak getirdiğimiz gün... Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, bir yol gösterici, bir rahmet ve müslümanlara bir müjde olarak indirdik.

Zümer Suresi
68. Sûra üflenmiştir; Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yere yıkılmıştır. Sonra sûra bir daha üflenmiştir. İşte hepsi ayağa kalkmış bakıyorlar.

69
. Yeryüzü, Rabbinin nuruyla parıldamış, Kitap ortaya konmuş, peygamberler, tanıklar getirilip aralarında hakla hüküm verilmiştir. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.

68. ayette yine istisna insanların, yok ediliş sürecinden etkilenmeyeceği belirtildikten sonra, 69. ayette de bu cennette korunmakta olan kullardan elçilerin tanıklar olarak çağrılacağı da yine açık bir şekilde anlatılmaktadır.

İnşıkak Suresi

7. O zaman kitabı sağdan verilen,

8. Kolay bir hesapla hesaba çekilecek,

9. Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.


Mahkemesi biten iyi kulun zaten cennette olan ailesine, yakınlarına geri dönmesinden bahsediyor gibi ayet. Buradaki kolay hesaba çekilen kişi cennette yaşıyorken, temsili (yani sonucu belli) kısa ve kolay bir mahkeme için kıyamet günü çağrılmış da olabilir. Tıpkı peygamberlerin tanıklar olarak, cennetten kısa bir süreliğine de olsa çıkıp kıyamet meydanına gelmeleri gibi... (bu aile/yakınlar cennette sonradan tanışılan kişileri de içerebilir, hatta sırf onlardan oluşuyor da olabilir).

Ayrıca şu ayetlerin son peygamberin daha dünyada yaşarken Ahiret Evrenlerini ziyaretini anlatıyor olma ihtimali vardır:

Necm Suresi

13 Yemin olsun ki onu bir başka inişte de görmüştü.

14 Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında.

15 O a
ğacın yanındadır sığınılacak bahçe.

16 O vakit ku
şatıp sarıyordu Sidre'yi kuşatıp saran,

17 Göz ne kay
ıp şaştı ne azıp haddi aştı.

18 Yemin olsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir k
ısmını gördü.

Bu tespite itiraz edenler 13. ayetteki "onu başka inişte de görmüştü" ifadesinin vahiy meleğiyle ilk karşılaşmayı anlattığını gösterdiğini iddia etmekteler ama gerçekte ise buradaki ifadeden böyle ilk karşılaşma anlamı çıkmaz (sadece "böyle de olabilir" şeklinde bir zihin jimnastiği yapılabilir).

Bu arada ilginçtir ki mezhepçilerin bir kısmı cennet ve cehennemin şimdi var olmadığını, kıyametten sonra yaratılacağını şünmelerine karşın, Muhammed Peygamberin Ahiret Evrenlerini, yani cennet ve cehennemi ziyaret ettiğini de kabul ederler (Miraç inancı). Kuran'a göre ise sonsuzluk yurdu zaten çoktan yaratılmıştır görüldüğü üzere. Yani insanlar rivayetleri ve diğer kaynakları bir kenara bırakıp sadece Kuran'ı dinin gerçek kaynağı olarak görselerdi çoktan çelişkili kabuller ortadan kalkmış olurdu..

ARAF HALKI DA CENNETTE YAŞAMAKTA OLANLARDANDIR

Kutsal Kitabımızda bahsedilen "Araf halkının" da, cennette şimdiden yaşamakta olan ve daha sonra bu sonsuzluk yurduna yeni girecek olan, yani kendilerine katılacak kimseleri karşılamak için sınıra gelen kişiler olduğunu düşünüyorum:

Araf Suresi

46. İki taraf arasında bir perde ve A'raf üzerinde de hepsini (hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri, yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır. (Bunlar), henüz cennete girmemiş olan, fakat girmeyi bekleyen, cennet halkına: "selam size!" diye seslendiler.

47. Gözleri ate
ş halkı tarafına çevrildiği zaman da; "Rabbimiz, bizi şu -zalim toplulukla beraber bulundurma!" dediler.

48. A'raf halk
ı, yüzlerindeki işaretleriyle tanıdıkları birtakım adamlara da ünleyerek dediler ki: "Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiçbir yarar sağlamadı."

49. Allah onlar
ı hiçbir rahmete erdirmeyecek, diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennetliklere dönerek): "Girin cennete, artık size ne korku vardır, ne de siz üzüleceksiniz!" dediler.

(Hatırlarsanız Ali imran 170. ayette cennette yaşamakta olanlar, sonradan kendilerine katılacak olanlar için benzer bir şekilde konuşuyor "Onlara hiçbir korku yok ve onlar üzüntü de duymayacaklardır." diyorlardı).

Vakıa Suresinde ahirette 3 sınıf olacağımız söylenmekte:

Vakıa Suresi

7 Ve sizler, üç çift/s
ınıf oluvermişsinizdir.

8
İşte uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı?

9
İşte şomluk ve bunalım yâranı. Nedir şomluk ve bunalım yâranı?

10 Ve olu
şta önde gidenler, yarışta önde gidenler...

8. ayette kıyamet sonrası nimet yurduna girecek, 9. ayette cehenneme girecek kullardan bahsedilirken, 10. ayette ise zaten cennette yaşamakta olan öncü sınıftan bahsediliyor. Böylece 7. ayette bahsedilen 3 sınıf tamamlanmış olmaktadır.

Konuyla ilgili diğer ayetleri/delilleri yukarıda linklerini verdiğim yazılarımda vermiştim. Ayrıca şu çalışmamda da belirttiğim üzere hiç dünyada yaşamadan doğrudan cennette yaratılan kullar bile olabilir:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2013/11/kotuluk-problemine-cevap.html

Şura Suresi 29. ayet:

-Gökleri ve yeri yaratıp onlarda çeşitli yaratıklar yayması O'nun ayetlerindendir. O, dilediği zaman onları toplayabilir.

Dikkat edilirse göklerde de , dünyamızda da yaratıkların yayıldığından bahsediliyor. Yani diğer evrenlerde de şu an yaşamın olduğu yine açıkça gözükmekte. Ve yine her evrenin içinde yerküreler/gezegenler olduğu da vurgulanmakta dolayısıyla.

Meryem 93: Göklerde ve yerde bulunan herkes, Rahman'a kul olarak gelecektir.

***


Maide 17:
Yemin olsun ki, "Allah Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler küfre batmışlardır. De ki: "Allah; Meryem'in oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzündeki insanların hepsini helâk etmek istese Allah'a karşı kimin elinde bir güç vardır!" Hem göklerin hem yerin hem de bunlar arasındakilerin mülk ve yönetimi Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Allah her şeye Kadîr'dir.

İyilikte ve sevapkarlıkta çok ileri seviyede olan kulların şu anda nimetler yurdunda yaşamakta olduklarını delilleriyle defalarca gördük. Dolayısıyla İsa Peygamber de tıpkı diğer elçiler gibi canlı durumda. İşte Maide Suresi 17. ayette de bu duruma farklı bir şekilde tekrar vurgu da var. Burada deniliyor ki: göklerde yani ahiret evreninde yaşamakta olan İsa Peygamberi, annesini ve de bunun dışında şu anda yeryüzünde var olan sizleri yaşatmaya devam eden Allah'dır, dilerse buna son verebilir ve bu yüzden yaratılmış hiçbir kulu ortak koşmayın, ilahlaştırmayın... Elbette İsa ve annesi Meryem şu an yaşamakta olduğu için bu ifade kullanılmıştır.

Rad Suresi 15: Göklerde ve yerde kim varsa gölgeleriyle birlikte ister istemez ve sabah-akşam Allah'a secde eder.Nahl 49: Göklerdeki ve yerdeki canlı şeyler de melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar.

Diğer evrenlerdeki (ve de dünyamızdaki) canlılar ve melekler ayrı ayrı anıldığına göre oralarda da meleklerin dışında başka canlı varlıkların olduğu bilgisinin bir başka sağlamasına, kanıtına daha sahip olmaya devam ediyoruz.

Göklerin ve yerin melekutu (içyüzü/hükümdarlığı) ile ilgili tespitimi paylaşdığım yazımı da tekrar vereyim yeri gelmişken:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2014/10/goklerin-ve-yerin-melekutu-ve-diger-iki.html

Son olarak; "alem" kelimesi "dünya, kainat, evren" anlamlarına da gelmekte. Ve Kuran'da "alem, alemler" ifadeleri birçok ayette geçiyor. Örneğin:

Mümin Suresi
64 Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi yaratıp donattı ve görünüşünüzü güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah'tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin (Evrenlerin) Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!

65 Hayy O'dur! Tanr
ı yoktur O'ndan başka. Dini kendisine özgüleyerek dua edin O'na. Hamt olsun âlemlerin (Evrenlerin) Rabbi'ne!

66 De ki: "Ben, Rabbimden bana aç
ık-seçik ayetler gelince, sizin, Allah'ın berisinden yakardıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım. Ben, âlemlerin (Evrenlerin) Rabbi'ne teslim olmakla emrolundum."

İşte ayetlerdeki bu "alemler" ifadesini "evrenler" şeklinde tercüme edenler de vardır.

Evet "alem" kelimesi bildiğimiz evreni/kainatı da kapsayan geniş bir anlama sahiptir gerçekten.


Selam ve sevgiler.

6 Şubat 2015 Cuma

Musa Peygamber İle Büyücüler Arasındaki Karşılaşma - Ve Diğer Konular

Tam İman ve Gerçek/Kalıcı Çıkara Yönelmek

Şuara

41. Büyücüler geldiklerinde, Firavun'a dediler ki: "Eğer biz galip gelirsek bize gerçekten ödül var, değil mi?"
42. "Evet, dedi, siz o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız."
43. Mûsa onlara dedi ki: "Atacağınız şeyi atın!"
44. Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini ortaya attılar ve dediler: "Firavun'un onur ve yüceliği aşkına biz, evet biz galip geleceğiz."
45. Mûsa da asasını attı. Bir de ne görsünler, o onların hüner olarak ortaya getirdikleri şeyleri yalayıp yutuyor.
46. Bunun üzerine büyücüler, secdelere kapandılar.
47. Dediler: "İnandık âlemlerin Rabbi'ne."
48. "Mûsa'nın ve Hârun'un Rabbine."
49. Firavun haykırdı: "Ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı, o sizin hepinize sihirbazlığı öğreten büyüğünüz. Yakında bileceksiniz. Yemin olsun, ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlamasına keseceğim ve yemin olsun sizi toptan asacağım."
50. Dediler: "Zararı yok, biz nasıl olsa Rabbimize döneceğiz,
51. Ümidimiz odur ku, Rabbimiz hatalarımızı bağışlar çünkü biz ilk inananlar olduk."

Tam bir iman ve aynı zamanda gerçek/kalıcı çıkarına yönelme örneği.
 
Burada o güne kadar günahkar durumda olan büyücüler, tanık oldukları delil sayesinde hatalarının farkına vararak birden tüm benlikleriyle Allah'a teslim oluyorlar. Hem makam/şöhret ve diğer alacakları ödüllerden vazgeçiyorlar, hem de hayatlarını bile tehlikeye atarak açıkça gerçeğe yöneliyorlar (ve tabii aynı zamanda geçmişte tüm yaptıkları yanlışlar için tövbe ediyorlar). İlk bakışta fedakarca gibi gözüken bu davranışları aslında tam tersine, bugüne kadar yaptıkları kendilerine zulümden yani kendilerini fedadan kurtulup, hakiki kurtuluşa ve sonsuz başarıya ulaşmanın adımıdır.

50. Dediler: "Zararı yok, biz nasıl olsa Rabbimize döneceğiz,
51. Ümidimiz odur ku, Rabbimiz hatalarımızı bağışlar çünkü biz ilk inananlar olduk."

İşte en içten tövbekarlık ve teslim olma örneklerinden... Ve “gerçek/kalıcı çıkarın ne olduğunu anlama ve ona yönelme bilgeliğine ulaşma, iyiliği seçmek.. En ufak kuşku veya belirsizlik sözkonusu bile değil zihinlerinde, gerçeğin farkına tümüyle varmışlar. Zaten herkes doğuştan/yaratılıştan gelen içlerindeki ayetler, ve de daha sonra karşılaştıkları deliller sayesinde bu gerçeğin farkındadır, ama kimileri inatla bu apaçık bilgiye sırtını dönmeye ve dolayısıyla kendini ve etrafındakileri mahvetmeye çalışır ömrü boyunca. Fakat burada görüldüğü gibi, tanık olunan yeni deliller bu inadı birden kırarak secdeye kapanmaya vesile olabilmekte bazen. İyilik ve mantık üzerine olan bir kimse zaten daha fazla direnemez, gerçeği inkar zulmüne son verir.

Bir diğer nokta; buradaki büyücüler tövbe edip kurtuluşa ulaşmayı hakettiklerinden, yani toplamda iyi tarafları daha ağır basan kişiler olmalarından dolayı böyle bir deneyim yaşıyorlar. Zaten herkes hakettiğine kavuşturuluyor bu 2 günlük imtihan dünyasında:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/kader-ve-ozgur-irade.html

İslam dininin, bizlere gerçek kurtuluş ve çıkarımızın ne olduğunu, ona nasıl ulaşacağımızı öğrettiğini anlatmıştım:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/izdrap-degil-mutluluk-secilmelidir.html

Gerçekte kendini ve etrafını mahveden, sonsuz anlamda feda edenler cehennem ehli olan kötülerdir, buna karşılık “gerçek çıkarcılar” ise gerek kendisini, gerekse etrafını kurtuluşa ve mutluluğa yönelten, cennet ehli iyilerdir.

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2013/03/iyiler-mutlaka-kazanr.html

Ankebut 6. Kim bizim için çaba gösterirse, kendisi için çaba göstermiş olur. ALLAH hiç kimseye muhtaç değildir.

Bu arada 49. ayette geçen, antik Mısır Firavunlarının çaprazlama merakının nedenini şurada açıklamıştık:

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/msr-firavunlarnn-caprazlama-merak.html

Twitter'da şöyle yazmıştım: -Bazen yenilirsin ama aslında kazanmışsındır, bazen de kazanırsın ama aslında yenilmişsindir, ama en güzeli kazanıp gerçekte de kazanmaktır.-  İşte bu olaydaki büyücüler, bahsettiğim yenilirken kazananlardır.Ama en güzeli, kazanırken kazanan Musa Peygamberin yaşadığıdır elbette yine.


Adem ve Eşinden Sonra Başka Kimseler de Doğrudan Topraktan Yaratılmış Olabilir


Bakara

36. Bunun üzerine şeytan onların ayaklarını kaydırdı da onları içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de şöyle buyurduk: "Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak aşağıya inin. Belli bir süre kadar yeryüzünde sizin için bir bekleme yeri, bir nimet/bir yararlanma imkânı olacaktır."

37. Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi. O da onun tövbesini kabul etti. Gerçekten de O, evet O, Tevvâb'dır, tövbeleri cömertçe kabul eder; Rahîm'dir, rahmetini cömertçe yayar.

38. Hepiniz oradan aşağı inin. dedik. Benden size bir yol gösteriş ulaşır da kim bu yol gösterişime uyarsa artık böylelerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederle de yüzyüze gelmeyeceklerdir.


36. ayette ilk insan olan Adem ve eşinin yasak ağaca yaklaşması sonucu aşağıya inmelerinden bahsedilirken, 38. ayetteki ifadeler ise , bu dünya için yaratılan bazı diğer insanların da topluca inmesine işaret ediyor gibi. Çünkü 36. Ayette zaten emir veriliyor, 38 ayette ise tekrardan hem de bu sefer “hepiniz inin” denilmesi ve ayrıca onlara elçiler geleceğinin de söylenmesi bu düşünceyi kuvvetlendiriyor.

Yani;

1- Ayetlerdeki ifadeler Adem ve eşinden sonra daha başka insanların da doğrudan topraktan yaratıldığını gösteriyor gibi. Eğer durum öyleyse, insanlığın çoğalmasının nasıl gerçekleştiği konusu da daha bir netliğe kavuşur.

2- İnsanların dünyada imtihan edilmelerinin nedeni Adem ve eşinin işlediği günah değil(sadece Adem ve eşi bu işledikleri günahın ceremesini çeker). Herkes kendinden sorumludur ve zaten en başından evrenimizde imtihan(yani kendimizle yüzleşme) için yaratıldık. Şu yazımda da bu konuya felsefi açıdan ve delilleriyle değinmiştim:



Hiç Yaşlanmayan Bir Canlı: Turritopsis Nutricula 


Casiye 4: Ve sizin yaratılışınızda, her yana yaydığı canlılarda, kesinliği yakalayan bir topluluk için ibretler, işaretler vardır

Canlılarda deliller olduğunu söyleyen bu tarz ayetler doğrultusunda, denizanalarındaki sonsuz yenilenme yeteneğini, ahirete delil olarak görebiliriz.

Turritopsis Nutricula adıyla bilinen bir denizanası türününün kendini sürekli yenileyerek daima genç kalabildiği ve yaşlanmanın dışında bir etmen olmadığı takdirde ölümsüz olduğu açıklandı. Yani bir hastalık veya kaza/saldırı başına gelmediği takdirde milyarlarca yıl bile (daha doğrusu sonsuza dek) yaşlanmadan yaşayabildiği belirtiliyor.

Bu durum da bize ahiret yaşantısındaki sürekli gençliğin, dünyamızda bile canlı örneğinin olduğunu gösteriyor. Tabii buna karşılık, farklı fizik yasalarına sahip Ahiret Evreninde (Rabbin Katı'nda) ise ebedi gençliğin yanında ilave olarak ebedi sağlık ve yaşam da garanti altındadır. 
 
Bu arada, ahiret yaşantısında sadece cennette değil, cehennemde de bedenlerin sürekli yenilenmesi ve sürekli sabit formda kalma sözkonusu elbette:
Nisa 56: Ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe yaslayacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini öncekinden başka derilerle değiştireceğiz. Allah Azîz ve Hakîm'dir. 
 

Ayetlerde Beynimizden Bahsediliyor 

Kutsal Kitabımızda beyin organından bahsedilmediği iddiası dile getirilir, ama gerçekte ise Kuran'da beyin organından açıkça bahsedilmektedir:

Alak Suresi

15 İş, sandığı gibi değil! eğer vazgeçmezse yemin olsun, o alnı mutlaka tutup sürteceğiz!

16. Oyalancı, günahkâr alından (perçemden),


Ayetlerde "günahkar alın" denilmekte. Yani günahı işleyen/planlayan organın baş kısmında, alın hizasında olduğu vurgulanmakta. Bu yüzden "alın", günahkar ilan edilmiş...

Düşünce ve sorumluluğun beyin organında (alın hizasında/kafada) olduğu net bir şekilde anlatılmakta Kuran'da. Bunun yanı sıra; günümüzde biliminsanları, yalan söyleme olayından beynin ön kısmının sorumlu olduğunu belirtiyorlar. Bu bilgi de ayetlerdeki ifadelerin kusursuzluğunu bir kez daha gözler önüne sermekte.


İSA PEYGAMBER YAŞIYOR MU? 

Bu sık sorulan soruya da kısaca tekrar cevap verelim:

İsa Peygamber öldü, ama tıpkı diğer peygamber ve şehitler gibi Rabbin Katı'nda (Ahiret Evreninde) tekrar yaratıldı.

Başka bir deyişle bedenli olarak cennette yaşamakta şu an.

Kısacası sadece İsa değil, diğer tüm peygamber ve elçiler de cennette yaşamaktalar şu anda...

Delillerden/ayetlerden bazılarını buraya aktaralım:

Meryem

56. Kitap'ta İdris'i de an. Çünkü o, özü-sözü tam uyuşan bir kişiydi, bir peygamberdi.

57. Onu yüce bir mekâna yükselttik.

Ali İmran Suresi 55 Allah şunu da demişti: "Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni, inkar edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım.Ve sana uyanları, inkar edenlerin, kıyamete kadar üstünde tutacağım.Sonra bana olacak dönüşünüz; tartışıp durduğunuz şeyler hakkında aranızda ben hüküm vereceğim."

-Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında rızıklandırılırlar.

-Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği mutlulukla sevinç duyarlar ve arkalarından şehit olarak kendilerine katılmamış olan mücahitler hakkında: "Onlara hiçbir korku yok ve onlar üzüntü de duymayacaklardır. " müjdesinde bulunurlar. (Ali İmran suresi 169-170)

ZARİYAT
22. Sizin, rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de.

HADİD
21. Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete koşun. ALLAH'a ve elçisine inananlar için hazırlanmıştır. Bu, ALLAH'ın dilediğine ve/veya dileyene verdiği lütfudur. ALLAH Büyük Lütuf sahibidir. 


VİDEOLARIMIZ

Bir arkadaşımla birlikte hazırladığımız videoların bazılarının Vimeo adreslerini de verelim (daha önceden belirttiğim üzere bu ve diğer çalışmalarımız Kuran Araştırmaları Grubu'nun videoları bünyesine de dahil edildiler);

Dinin Tek Kaynağı Kuran'dır. Peygamberlerin gerçek sünnet ve yaşam öyküleri de yalnızca yine Kutsal Kitabımızdadır:



Ruhçuluğun İçyüzünü anlattığımız videomuz:



Ruhçuluğun Truva Atı olan Tasavvufun içyüzü:



Selam ve sevgiler

25 Ekim 2014 Cumartesi

Göklerin ve Yerin Melekutu - Ve Diğer İki Konuyla İlgili Kısa Yazılarım

Göklerin ve Yerin Melekutu(İçyüzü/Hükümdarlığı)

Enam Suresi

75.Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, gerçeği görüp bilerek inananlardan olsun.

76. Gece onun üstünü örtünce bir gezegen gördü de "İşte Rabbim bu!" dedi. Gezegen battığında ise "Batıp gidenleri sevmem!" diye konuştu.

77. Ay'ı doğar halde görünce, "Rabbim bu!" dedi. O batınca da şöyle konuştu: "Eğer Rabbim bana kılavuzluk etmeseydi sapıtan topluluktan olurdum."

78. Nihayet Güneş'in doğmakta olduğunu gördüğünde, "Benim Rabbim bu, bu daha büyük!" dedi. O da batıp gidince şöyle seslendi: "Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben."

79. "Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben."

İbrahim Peygamber burada tüm evrenin de tıpkı bu tanık olduğu gök cisimleri gibi doğup battığını fark etmişti diye düşünüyorum. Ve bu yüzden de kendisi yaşadığı sürece sabit gibi duran yeryüzünü/tabiatı veya uzayı/evreni de aynı hataya düşerek Rabbi olarak görmeye kalkmadı; dediğim gibi güneş, yıldız ve gezegenler gibi, üzerinde bulunduğu dünyanın da, içinde bulunduğu kainatın da gelip geçici birer kul olduğunu anlamıştı.

Hem de bunlar ömrü boyunca ona sabit gibi gözüküceği için çok daha kolaylıkla yapabilirdi bu hatayı. Ama burada ona tüm evrenin de içindekilerle birlikte birgün yokedileceği dolaylı olarak gösterilmekte. Güneş, ay veya gördüğü gezegenin doğuşu ve batışı, evrenin de doğuşu ve batışını (yaratılışını ve yokedilişini) temsil ediyordu/anlatıyordu ona aynı zamanda.

Zaten 75. ayette “Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, gerçeği görüp bilerek inananlardan olsun.” denilerek bu durum anlatılmakta. Yani evrenlerin ve dünyanın bir başlangıca ve sona sahip olduğu... (sonlanma konusunda tek istisna tabii ki “Rabbin Katı” adı verilen Ahiret Evrenidir ki onun da bir başlangıcı olmasına karşın sonsuza dek var olacaktır, yani yok olmayacaktır).

 http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/zaman-zamanszlk-ve-rabbin-kat.html

Ve tabii ki Big Bang ile Big Crunch da (yaratılış ve yok edilişin vücuda geliş şekli) kendisine bu örneklerle anlatılmış olmaktadır. Çünkü gördüğü gezegen, ay ve güneş önce doğuyor yani bir başlangıç noktasında gözüküyor, sonra yükselmeye başlıyor ve zirve noktasına erişiyor, sonra da batmaya yani aşağıya inmeye başlıyor ve en sonunda da tamamen batarak gözden kayboluyorlar. Evrenin Big Bang (ortaya çıkışı ve genişlemesi) ve Big Crunch (içine çökerek yok olması) aşamaları da bu yöndedir gerçekte.

“Batıp gidenleri sevmem” sözünü, bu olayın aslında tüm kainatı kapsadığını anlayarak söylemişti. Bu alemdeki herşey bir gün batacak yani yok olacaktı.

Kısacası; İbrahim Peygamber bu yaşadığı deneyimle, evrenin ve içindeki tüm diğer varlıkların da aynı döngüleri yaşadığını kavradı ve tüm gördüklerinin (hatta diğer göklerin/evrenlerin bile), birer kul olduğunu farkederek bunları yoktan vareden yüce Allah'a teslim oldu. Ve yine fark etti ki yüce Rabbimiz yönetici ve gözlemci olarak her yerde, ama varlık olarak evrenimizin (ve de diğer evrenlerin) dışındadır. Hiçbir yaratılmışda tanrısallık yoktur.

Bu arada evrenimizin ve de diğer evrenlerin (Göklerin), “Rabbin Katı” adı verilen “Ahiret Evreni” hariç, içe çökerek sonlanacağını haber veren ayetleri de paylaşalım:

Zümer 67: Allah'ı, kadrine/şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar. Oysaki kıyamet günü, yeryüzü tamamen O'nun avucudur/avucundadır; gökler de O'nun sağ elinde/kudretinde dürülmüş haldedir. Şanı yücedir O'nun; arınmıştır onların ortak koştuklarından.



Enbiya 104: O gün Evren’i kitabın sayfalarını katlar gibi düreriz. Ve onu yaratılışa ilk başladığımız duruma iade ederiz. Bu, üzerimizdeki bir vaattir. Elbette, gerçekleştireceğiz.


 
Kullar Doğruluk/İyilik Üzerine Yaratıldıklarının Farkındalar

Dünyanın dört bir tarafında herkesin, yanlışa veya kötülüğe yönelen kimseler ve yaptıkları şeyleri tanımlamak için kullandığı "sapmış” veya “sapkınlık" gibi ifadeler de insanların özde doğruluk/iyilik üzerine yaratıldığını ve programlandığını gösteriyor aslında. Bu tanımlama kutsal kitaplarda da yine yanlış yolda olan kullara yönelik kullanıldığı gibi, dediğim gibi tüm dünyada insanların dilinde, bilgisinde vardır.

İnsanlığın kollektif bilincinde bulunduğu görülen bu sözcükler, başlangıçta kusursuz düşünce ve davranış üzerine yaratıldığımızın kabul edildiğini dolaylı da olsa gözler önüne seriyor. Şöyle bir düşüncek olursak, sapmak, dönmek eylemi her zaman kötü değildir gerçekte. Çünkü bir insan bazen yanlışından dönerek doğruya, güzele de sapabilir. Fakat biz bu ifadeleri sadece yanlışa sapan, yani doğrudan dönen kimseler için veya ilgili yanlış davranışların kendisi için, olumsuz anlamda kullanırız hep.

Bilinçaltından da olsa biliriz ki; başlangıçta/doğuştan zaten doğru yol üzerinde olduğundan insanlar, kötülüğe ve yanlışa yönelenler içindeki "doğrudan/vahiyden/ruhdan sapmış, yani uzaklaşmış" demektir. Ve böyle kişilere kısaca "sapmış", ilgili davranışa da “sapma” denir. Gerek inanç konusunda olsun, gerek davranış veya başka bir konuda...

Kutsal kitabımızda da; doğruluk ve iyilik üzerine ve de temel vahiyle yoğrulmuş bir şekilde yaratıldığımız gerçeği şöyle anlatılır:

7: 172 Rabbin, Adem oğullarının bellerinden soylarını çıkarırken onları kendi kendilerine tanık tutar: "Ben, Rabbiniz değil miyim? " "Evet, tanıklık ediyoruz, " derler. Böylece diriliş günü, "Biz bundan habersizdik, " diyemezsiniz.

7: 173 Yahut, "Atalarımız önceden ortak koştu ve biz de onlardan sonra gelen soylarıyız, bizi bidat ve hurafelere dalanlardan dolayı mı yok edeceksin, " diyemezsiniz.

- Bir tek Tanrıcı (hanif) olarak kendini dine adamalısın. Nitekim, ALLAH insanları böyle bir yaratılış ile donatarak yaratmıştır. ALLAH`ın yaratışında değişiklik olmaz. Bu, tam yetkin bir dindir, fakat insanların çoğu bilmez (Rum Suresi 30)

Anne karnındayken verdiğimiz sözün yanı sıra, temel önemli ilahi bilgiler (vahiy, yani ruh) genlerimize işlenmiş durumda, ve böylece tıpkı başkalarına iyilik yapmanın doğru olan şey olduğunu "bilmek" gibi, Allah'ın var ve de tek olduğunu da "biliyoruz" aslında.

Gerçeği inkar edenler veya hurafelere inananlar, bile bile bu hatalarını yapmakta yani gerçekte.

Ve bu yüzden sorumluyuz,(mazeretimiz yok ahirette), bu bilgi(temel vahiy) içimizde olduğu için, ve de Kuran ayetlerini tasdik ettiği için(Kuran'ın gerçekliği delillere dayandığı için)...Şu an içinde yaşadığımız imtihan dünyasında gerçek dine ve bilgilere inanmakla, buna karşılık hurafelerden ise uzak durmakla yükümlüyüz.

Hatırlamıyor gibi gözükmemiz yüzeyde, derine inince hepsini hatırlıyor ve de bize işlenen tüm bilgilerin, gerçeğin farkındayız.

İşte insanoğlu yüzeyde pek farkında olmasa da, gerçekte bu sebeplerden dolayı, genelde belli bir derecenin üzerinde kötülük veya yanlış şeyler düşünenleri/yapanları, ve de davranışın kendisini tanımlamak için aynı ifadeler kullanılır tüm dünyada. Hatta psikoloji/psikiyatri alanında bile aynı tanımlamalar kullanılmaktadır.

Başlangıçta(doğuştan) doğru bilgilere sahip olduğunu kişinin, doğru yol üzerine varedildiğini, ama sonradan içindeki ayetlere sırtını dönerek, yanlışa yöneldiğini, yani yanlış yola "saptığını" söylemiş oluyoruz. Bilinçaltından da olsa bunun farkındayız aslında.

Ayetlerde de bu şekilde tanımlanır doğrulardan ve iyilikden uzaklaşan insan veya cinler elbette:

İbrahim Süresi 18: Rablerine nankörlük edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın tarumar ettiği küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, dönüşü olmayan sapıklığın ta kendisidir.



Nisa Suresi 116: Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez ama bunun dışında kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir.

Ve dediğim gibi tüm dünyadaki insanlar da ayetlerin verdiği bu bilgiyi onaylamakta; “aşırı sağlıksız düşünce ve davranış” içinde olanları aynı şekilde adlandırmaktadır (farklı inançlardaki insanların iyilik/kötülük, doğru/yanlış anlayışları birbirinden yüz seksen derece farklılıklar gösterebilmekte birçok konuda, ama yapılan eyleme ve yapan kişiye yönelik kullanılan terim aynıdır).Böylece aslında hem evrensel ve kesin doğruların/iyiliğin varlığını ve hem de insanların baştan doğru yol üzerine yaratıldıklarını kabul ettiklerini göstermekteler.

 

Zümer Suresi 10 ve 53. Ayetlerle İlgili Soruya Cevap…



Zümer Suresi 10 ve 53. ayetlerinde “de ki” ifadesinden sonra “kullarım” denmesinin nedenini soranlara verdiğim cevabı burada da paylaşmak istedim.

(Zümer 53)
De ki: “Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan/aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affder. Çünkü O, mutlak Gafûr, mutlak Rahîm’dir.

Sadece bu ayetlerde değil, başka örneklerde de görüyoruz benzer durumu. Kuran’daki bu anlatım özelliğinde “aktar/bildir” veya “tarafımdan söyle” anlamında “de ki” ifadesi kullanılmakta.
Örneğin:

Şunu de: ‘Kendinden öncekileri doğrulayıcı, inananlara yol gösterici ve müjde olarak ALLAH’ın izniyle bunu kalbine indiren Cibril’e her kim düşman olursa,
(Bakara97)

Yine “de ki” ifadesinden sonra “bunu kalbine indiren” denmektedir görüldüğü üzere. Yani burada aslında peygamberin insanlara, konuşurken bire bir söyleyeceği diyalogdan falan bahsedilmiyor.
Burada “de ki ” bu cümleyi “birebir söyle” değil, çünkü peygamber sohbet ederken cümleyi “benim kalbime indiren” şeklinde söyleyecektir. Ya da “Allah şöyle dememi /aktarmamı istedi” deyip ayetteki şekliyle cümleyi sunacaktır.
Başka bu tarz ayet örnekleri verelim:

Enfal
38. Küfre sapanlara söyle: “Eğer son verirlerse eskide kalmış olan, kendileri için affedilir. Eğer yeniden başlarlarsa, daha öncekilere uygulanan yol ve yöntem, eskisi gibi devam etmiş olacaktır.”
Casiye
14. İman edenlere söyle: “Allah’ın günlerini ummayanları affetsinler ki, O, bir toplumu kazandıklarıyla cezalandırsın.”
Yine “de ki” den sonraki cümleyi birebir aktarması istenmiyor burada. Zaten ayet okununca bu bilgi de verilmiş oluyor. Yani ayrıca bir daha söylenmesine de gerek kalmıyor. Ama dediğim gibi bir sohbet sırasında insanlara bu ifadeyi sunmak isterse peygamber, hitabına uygun hale getirecektir. Buradaki anlam “onlara aktar/tarafımdan bildir” şeklindedir.
Bu açıdan bakılınca Zümer 10 ve 53. ayetlerdeki “de ki” ifadelerinde de bir aykırılık olmadığı rahatlıkla görülebilir:

Zümer
53 De ki: “Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan/aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affder. Çünkü O, mutlak Gafûr, mutlak Rahîm’dir.
Bu ayetlerde de peygamberin insanlara “kullarım” şeklinde seslenmesi değil, cümlenin uygun şekilde aktarılması isteniyor. Ayrıca dediğim gibi, zaten buna gerek bile yok, bu ayetler olduğu gibi aktarılınca insanlar bilgiyi de almaktadırlar.
Bu bağlamda ayetlerin en doğru çevirisi “söyle” yerine “aktar” veya “tarafımdan söyle” şeklinde başlamak durumundadır ve bu şekilde tercüme edenler var zaten:

Zümer
10.Tarafımdan söyle: “Ey iman eden kullarım, Rabbinizden korkun! Bu dünya hayatında güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik vardır. Allah’ın toprağı/yeryüzü geniştir. Sadece sabredenlere, ücretleri hesapsız ödenecektir.”
Zümer
53. Onlara bildir: ‘Kendilerine karşı sınırı aşan kullarım, ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmeyin. ALLAH tüm günahları affedicidir. O Bağışlayandır, Rahimdir.’
 
Selam ve sevgiler

3 Ağustos 2014 Pazar

Miras Ayetlerinin Çözümü

Miras ayetleri olan Nisa 11, 12 ve 176'nın her biri, gerçekte ayrı ayrı ayrı durumlar için ayrı formüller sunuyor. Hatta bu ayetlerdeki her cümle de kendi içinde ayrı durum ve formülden bahsetmekte...

İnternette araştırırken, bu 3 ayetin kendi içinde ayrı formül verdiğini farkedip söyleyenlerin olduğunu gördüm. Fakat dediğim gibi sadece ayet değil, ayetlerdeki her cümle de ayrıca kendi içinde farklı bir durum ve paylaşımdan bahsetmekte. Her cümle ayrı bir mirasçılar listesi ve alacakları oranları vermekte.

Cümlede kimlerden bahsediliyorsa, sadece onlar mirasçı demektir.Yani ya sırf onlar varlar hayatta, ya da başkaları da olsa da yine de sırf onlar miras almaya hak kazanıyor durumdalar.

Bundan dolayı da, aslında mezheplerin uyguladığı gibi birbirlerine karşı oran , ortak formül, avliye falan yok. Mesela Nisa 11'de " İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. " ifadesi tek başına ayrı bir formül (sadece kız çocukları varis ise ve ikiden fazla kız iseler bu oran geçerli, yoksa diğer şık ve şartlarda sözkonusu değil).

Ve böylece taşlar yerine oturuyor. Her durumda miras yetiyor. Sadece bazı durumlarda artan miras sözkonusu, ama yine ayetler ışığında bu artan miktarın kimlere verileceği de bulunur. (Mesela Nisa 8. ayet...)

Şimdi bu bahsettiğimiz miras paylaşımını anlatan Nisa 11, 12 ve 176. ayetleri yazıp sonra da bir tanesi üzerinden çözümleme örneği sunalım:

Nisa

11. Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar. İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kadınsa, mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babanın her biri için altıda bir hisse olacaktır. Ölenin çocuğu yoksa ve kendisine ana-babası mirasçı olmuşsa bu durumda anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı, yapacağı vasiyetten ve borcundan arta kalanın altıda biridir. Babalarınız var, oğullarınız var. Siz bunlardan hangisinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Allah'tan bir buyruğu önemseyin. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

12. Zevcelerinizin geriye bıraktığının yarısı sizindir, eğer onların çocuğu yoksa. Eğer onların çocuğu varsa, vasiyet ettikleri ve borçları ödendikten sonra geriye bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri zevcelerinizindir. Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu yok da erkek kardeşi veya kız kardeşi varsa, bu kardeşlerden herbirine altıda bir düşer. Kardeşler bundan fazla ise bu takdirde onlar, yapılmış bulunan vasiyet ve borç ödendikten sonra üçte bire ortaktırlar. Kimseye zarar verilmemelidir. Allah'tan bir öneridir bu. Allah Alîm'dir, Halîm'dir.

176. Fetva istiyorlar senden. De ki: "Allah size, ana-babasız ve çocuksuz kişi hakkında şöyle fetva veriyor: 'Çocuğu olmayan, bir kız kardeşi bulunan kişi öldüğünde, onun terekesinin yarısı kız kardeşindir. Böyle bir kişi, çocuğu olmayan kız kardeşi öldüğünde, onun terekesinin tamamına mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa terekenin üçte ikisi onlarındır. Eğer mirasçılar, kadın-erkek, birçok kardeşlerse bu durumda erkek kardeşe, iki kız kardeşin payı kadar verilir.' Allah size açık-seçik bildiriyor ki sapmayasınız. Allah, her şeyi gereğince bilmektedir.

***

Örnek olarak mesela 11. ayetin verdiği bilgileri açalım.

Bu ayetlerin her birinin, hatta onu da bırakın içlerindeki her cümlelerinin de ayrı ayrı durumlar içinde ayrı formüller sunduğunu söylemiştim. Çözümlemesini sunalım:

Nisa

11. "Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar."

Yani eğer mirasçılar sadece çocuklardan oluşuyorsa ve hem dişi hem de erkek çocuklar varsa , erkek çocuklar 2 birim alırken dişi olanlar ise 1 birim alacaklar.

Kısaca bir örnekle 300 L. miras varsa ve bir erkekle bir kadın çocukları sözkonusu ise, erkek 200 L. alırken kadın 100 L. alacak.

“İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır.”

Yani eğer mirasçı olarak sadece kız çocukları varsa, ve sayıları da ikiden fazla ise mirasın üçte ikisi onlarınmış. Burada dikkatinizi tekrar çekmek isterim ki; burada istenen, kızların üçte iki alması sadece ve de sadece bu durumda geçerlidir. Yoksa diğer şart ve durumlarda böyle bir pay sözkonusu değil.
(Bu arada 176. ayetteki ifadeyi de gözönünde bulundurunca, eğer varisler 2 kız çocuksa da yine üçte ikiye ortaktır bu 2 kişi).


Yine 300 L. örneğinden devam edecek olursak, sadece kız çocukları var ve sayıları ikiden fazla ise 200 lirasını aralarında paylaşırlar.

“Eğer çocuk sadece bir kadınsa, mirasın yarısı onundur.”

Ayetin içindeki bu devam cümlesinde belirtildiği üzere eğer ölen geriye sadece tek bir kız çocuğu bıraktıysa (ya da başkaları olsa da mirasçı durumunda olan sadece o ise ), mirasın yarısını alabiliyormuş.

Yine 300 Lira üzerinden gidersek 150 Lirası bu tek kız çocuğunun demektir.

“Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babanın her biri için altıda bir hisse olacaktır.”

Bu ifadeden anlıyoruz ki bu sefer mirasçının çocuklarının yanında anne ve babasını da geride bırakmış ve bu yüzden onlara da pay var ( her biri için altıda bir...).

300 Liranın 50 Lirası annenin, 50 Lirası babanın, geriye kalan ise çocuklarındır.

“Ölenin çocuğu yoksa ve kendisine ana-babası mirasçı olmuşsa bu durumda anasına üçte bir düşer.”

Nisa 11 ayeti içinde geçen bu cümlede ise “sadece anne ve babanın mirasçı olduğu” durumdan bahsediliyor. Yani bu sefer çocuklar falan yok, sadece vefat edenin anne ve babası mirasçıdır(eğer geride kardeşler falan kaldıysa bile onlar mirasçı durumunda değiller).

Bu durumda anne üçte bir alıyormuş. Babadan cümle içinde bahsedildiği halde pay oranı verilmediğine göre geriye kalan yani üçte iki de babanın demektir.

Bu vaziyette anne 300 Liranın 100 Lirasını alırken baba ise 200 Lira alır.

Eğer kardeşleri varsa, anasının payı, yapacağı vasiyetten ve borcundan arta kalanın altıda biridir.”

Vefat edenin annesi var ama babası yoksa, ayrıca da kardeşleri varsa annenin payı altıda bire iniyor. Geriye kalanı kardeşler paylaşıyor. Ama tekrarlayalım, eğer baba da olsaydı , sadece anne ve baba terekeyi alacak, kardeşlere pay düşmeyecekti...(Ve ayetlerden anlaşıldığı üzere, eğer ölenin çocuğu varsa yine kardeşler pay alamaz).

Aynı şekilde 12 ve 176. ayetlerde de cümle cümle ayrı özel durum ve formüllerden bahsedilmekte . Mesela 12. ayette ölen geriye eş bıraktıysa , 176. ayet ise geride sadece kardeş/kardeşler bıraktıysa taksimin nasıl olacağını anlatmakta ve dediğim gibi yine bu ayetlerin içindeki her cümle kendi başına birer mirasçı listesi ve de formül içermekte.

Dilerseniz Nisa 176. ayeti de bu bağlamda kısaca inceleyelim:

176 Fetva istiyorlar senden. De ki: "Allah size, ana-babasız ve çocuksuz kişi hakkında şöyle fetva veriyor: 'Çocuğu olmayan, bir kız kardeşi bulunan kişi öldüğünde, onun terekesinin yarısı kız kardeşindir. Böyle bir kişi, çocuğu olmayan kız kardeşi öldüğünde, onun terekesinin tamamına mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa terekenin üçte ikisi onlarındır. Eğer mirasçılar, kadın-erkek, birçok kardeşlerse bu durumda erkek kardeşe, iki kız kardeşin payı kadar verilir.' Allah size açık-seçik bildiriyor ki sapmayasınız. Allah, her şeyi gereğince bilmektedir.

Burada da "sadece kardeşler mirasçı ise" oranların ne olduğu anlatılıyor ve tabii ki yine her cümle ayrı bir liste ve ayrı bir formül sunuyor :

Eğer mirasçı sadece 1 kızkardeş ise mirasın yarısını,
Eğer mirasçı 1 erkek kardeş ise mirasın hepsini alıyor,
Eğer 2 kızkardeş mirasçı ise üçte ikisini almakta,
Eğer yine sadece kardeşler mirasçı ise ve bunlar kadınlı erkekli yani her iki cinsiyetten ise terekenin tamamını bire(kadın) iki (erkek) şeklinde paylaşırlar.

Bu arada geride kalan sadece birçok erkek kardeş varsa bu kardeşlerin mirasın tamamını alacağını, veya sırf ikiden fazla kız kardeş varsa (11. ayetten de işaret alarak) bu kızkardeşlerin mirasın üçte ikisini alacağını (kendi aralarında eşit bölüşerek) da dolaylı olarak anlamaktayız bu ayetlerden.

Zaten Nisa 11 ve 176. ayetleri alt alta okursanız, 11. ayette sırf çocuklar mirasçı olduğunda erkek ve kız çocuklara verilen oranlarla, 176. ayette sırf kardeşler mirasçı olduğunda erkek ve kız kardeşlere verilen oranların birebir aynı olduğunu göreceksiniz.

(Yeri gelmişken belirtelim; Nisa 12. ayetin bir cümlesinde bahsedilen kardeşlerle birlikte ölenin eşi de mirasçıdır. Ama bu 176. ayette ise “sadece kardeşler” mirasçıdır.)

Özetle: 11. ayette eş yok, 12. ayette eş varken, 176. ayette ise yalnızca kardeşler varken taksimin nasıl yapılacağı anlatılmakta…

***

Ve bilindiği üzere, ayetlere göre esas olan vasiyettir ve bu oranlar vasiyet yerine getirildikten ve eğer varsa borçlar ödendikten sonra geriye kalan malın paylaşımı içindir.

Görüldüğü üzere mirasın yetmemesi , avliye gibi sorunların hiçbiri yok gerçekte. Ayetler kusursuz bir şekilde miras paylaşımını anlatıyor. Buradaki önemli nokta, her cümlenin ayrı bir mirasçılar listesine göre ayrı bir formül verdiğini görebilmektir. Yani ayetlerin içindeki her bir cümle, özgün bir mirasçı listesi vermekte ve bu durumda mirasçıların ne alacağını anlatmakta.

Miras paylaşımıyla ilgili problemler çözülürken, kalan mirasçıların kim olduğuna bakılır ve bu tablonun mirasla ilgili ayetlerin hangi cümlesine denk geldiği belirlenerek miras taksimi yapılır.

Bir örnek olarak şu meşhur 3 kız mirasçı içeren soruyu çözelim.

“Bir adam ölür ve geride bir anne, bir baba, üç kız evlat ve bir de eş bırakır. Miras nasıl paylaşılacak?”.

Burada hem eş hem de çocuklar miraçı olduğuna göre Nisa 12. ayetin dördüncü cümlesi ilgili taksimi anlatmaktadır (zaten bu ayetin her cümlesi, geride kalan eş varsa yapılması gerekenleri anlatmaktadır) :

“Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir.”

Adam geride eşini bırakıyorsa ve de çocukları da varsa sadece bu kişiler mirasçı olabiliyor bu cümleye göre. Eşi terekenin sekizde birini alır ve geriye kalan sekizde yedi de çocukların olur. Vefat edenin anne, babası veya kardeşleri varsa bile bu durumda pay alamaz.


***

Dediğim gibi her cümle ayrı bir mirasçı listesi ve formül veriyor, ve her zaman miras yetiyor görüldüğü üzere.

Sadece bazı durumlarda artan miras sözkonusu, yine yazımın başlarında belirttiğim üzere bu artan mirasın kimlere verilebileceğini gösteren işaretler içeren ayetler var... Örneğin:

Nisa 8: Mirasın paylaştırılmasında hısım-akraba, yetimler, yoksul ve çaresizler de hazır bulunurlarsa, ondan onları da rızıklandırın ve onlara güzel ve hoş bir söz de söyleyin.


Selam ve sevgiler

27 Kasım 2013 Çarşamba

Kötülük Problemine Cevap

Enbiya Suresi     35     Her canlı, ölümü tadacaktır. Biz bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.

İlginç bir şekilde tarih boyunca filozofundan ilahiyatçısına kadar  birçok kimse "kötülük problemi" başlığı altında dile getirilen  "Allah varsa ızdırap ve kötülük niye var", "neden insanların yanlışlar yapmasına seyirci kalıyor", "kötülüğün kaynağı ne" şeklindeki garip soruların içine dalmış. Aslında bu soruların cevabı gerekse Kuran ayetlerinde, gerekse içimizdeki ve kainatımızdaki ayetlerde, hatta mantığımızda cevaplı vaziyettedir. Yeter ki tabloya bütün olarak bakmayı bilelim...

Kötülük problemi diye bir problem sözkonusu bile değildir aslında tabii ki.Bu dünya imtihan, yani kişinin kendisiyle yüzleşme diyarıdır ve aynı zamanda da bazı küçük ceza veya mükafatların sunulmaya başlandığı yerdir. Ve bu dünyada başa gelen her sıkıntı veya mutluluk da hem imtihan, hem de kişiye hakettiğini yaşatma işlevini görmektedir. Kader ve Özgür İrade başlıklı yazımda bu konuyu delilleriyle anlatmıştım:

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/kader-ve-ozgur-irade.html

İçinde yaşadığımız evrenimiz cennet ile cehennemin bir karışımıdır. Nasıl ki cennette sırf haz varsa, veya cehennemde ise sırf ızdırap varsa, ikisinin karması olan bu dünyamızda ise haz ve ızdırap içiçedir. Yine dediğim gibi bu yaşamda başa gelen kötülükler de aslında kişinin kendi elleriyle yaptıkları veya yanlış düşünceleri/inançları yüzünden yaşanmaktadır.

Rum suresi     36     İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda, onunla ferahlar, şımarırlar. Kendi ellerinin hazırladıkları yüzünden kendilerine bir kötülük gelip çatsa, hemencecik ümitsizliğe düşerler.
   
Şura Suresi     30     Size gelip çatan her musibet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor.


İşte bu dünyadaki olumsuzlukların kötüleri ve iyileri ortaya çıkarmanın yanı sıra böyle bir işlevi de var; uyarı ve ceza...

Kötülüğü yapan kendisiyle yüzleşiyor ve neden cehennemlik olduğunu veya cennetlik ise bile bu dünyada neden geçici sıkıntı çektiğinin vb. ayrıntıların farkına varma şansı oluyor bu sayede.

Buna karşılık bu kötülüğe maruz kalan kişi  ise aslında zaten bir şekilde yaşayacağı ızdırabı/cezayı tadıyor. Eğer başkasından kötülük görmeseydi bile kaza veya hastalık gibi bir unsurla yine denk bir ızdırabı tadacaktı.

Başkasına kötülük yapmak da, gerçeği inkar etmek de, veya hurafelere inanıp Allah'a iftira atmak da hep insanın içindeki kötülükle yüzleşmesinin türevleri. Yani zulüm deyince akla sadece başkasına şiddet uygulamak falan gelmesin. Kötülük problemi denilen şeyin yanlış algılanma nedenlerinden biri de bu ayrıntılara dikkat edilmemesi, konunun bütünlük içinde değerlendirilmemesidir.

Zümer Suresi     32     Allah hakkında yalan düzenden ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim vardır? Cehennemde kafirler için bir barınak yok mu?

 Bunları aslında Allah kötülüğü/yanlışı yarattığı için falan yapmıyor insan, özgür irade sahibi olunca zaten bunları yapacağı için o kişi, Rabbimiz ona istediğini ve hakettiğini veriyor. Tüm ızdırapların sorumlusu kullardır. Gerek dünyadaki, gerekse de cehennemdeki...Eğer benliklerin tamamı iyiliği seçmiş olsaydı sadece cennet ve cennetimsi yerler var olurdu kullar için.

Yunus Suresi     44     Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Ama insanlar öz benliklerine zulmediyorlar.

-İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah`tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir. Biz seni insanlara bir resul olarak gönderdik. Tanık olarak Allah yeter.(Nisa Suresi 79. ayet)

İnsanoğlu yaratılıştan kendisine verilen temel vahiy sayesinde iyiliğe ve gerçeğe yönelmeye hedeflenmiştir. İçindeki ayetlere sırtını dönmeyen bir kul, doğuştan başkalarına iyilik yapmanın ve tek Tanrıya inanmanın doğru yol olduğunu bilir:

7: 172 Rabbin, Adem oğullarının bellerinden soylarını çıkarırken onları kendi kendilerine tanık tutar: "Ben, Rabbiniz değil miyim? " "Evet, tanıklık ediyoruz, " derler. Böylece diriliş günü, "Biz bundan habersizdik, " diyemezsiniz.

Bir tek Tanrıcı (hanif) olarak kendini dine adamalısın. Nitekim, ALLAH insanları böyle bir yaratılış ile donatarak yaratmıştır. ALLAH`ın yaratışında değişiklik olmaz. Bu, tam yetkin bir dindir, fakat insanların çoğu bilmez (Rum Suresi 30)

Hatta sonradan kendisine ulaşan vahiy ve deliller sayesinde de bu yolu pekiştirilmiştir.

İnsan Suresi 3  Biz onu yola kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör.

Bu sayede insanoğlunun hiçbir mazareti yoktur Efendisine karşı. Çünkü iyiliğe ve kötülüğe eşit uzaklıkta yaratılmanın da ötesinde, aslında iyiliğe programlanırcasına yaratılmıştır insan ve daha sonra da çeşitli yollarla bu durum pekiştirilmiştir. Buna rağmen kötü olmayı seçenin en ufak bir sığınağı yoktur.

***

Yüce Allah daha yaratmadan kimin özgür iradesiyle neler yapacağını ve karakterinin  nasıl olacağını bildiğinden, doğrudan cennette yaratılmayı haketmeyenleri yaratmış olmakta bu evrenimizde . Başka bir deyişle, bu dünyada imtihan için yaratılan hiçkimse tam masum değil, yoksa en ufak bir ızdırap deneyimine maruz kalmazlardı:

Ahzab Suresi

72 Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.

73 Bunun böyle olması, Allah'ın; ikiyüzlü erkeklerle ikiyüzlü kadınlara, şirke sapmış erkeklerle şirke sapmış kadınlara azap etmesi, mümin erkeklerle mümin kadınların tövbelerini kabul etmesi içindir. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.

Nahl Suresi 61 Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.

Bu arada tekrar belirtelim, Rabbimiz kimin, sonsuza dek imtihan edilse ne yapacağını, hangi yanlışları sergileyeceğini bildiğinden,  bu evrenin sakinleri genel olarak O'nun gözünde olumsuz konumda. Yoksa bunun Adem ve eşinin yasak meyvayı yemesiyle bir ilgisi/bağlantısı yok. Kimse bir başkasının günahından dolayı suçlanamaz ve herkes kendi yaptıklarıyla ve yapacaklarıyla değerlendirilmekte yüce Allah tarafından. Yani Hıristiyanlıktaki  günahkar doğma inancıyla karıştırılmamalı bu...Ayrıca ruhçu öğretideki tekamül/evrim için dünyaya gelme inancıyla da bir ilgisi yok bunun . Adem ve eşi o hatayı yapmasaydı da zaten bu dünya için yaratılmışlardı.Çünkü hakettikleri buydu...Ve Efendimiz bunu en başından biliyordu.

Ve belirttiğim üzere, dünya yaşamı cennet ile cehennemin bir karışımı. Nimetler ve belalar içiçe bu yüzden evrenimizde. Bu durum da aslında yine hakettiğimize kavuşmak için tasarlanmış yine.Gerek deneyim açısından, gerekse de imtihan açısından... Ortada, kolektif tablo yani sistem açısından hakettiğin geçici minik cezaya veya ödüllere (bu yaşamdaki sıkıntılar cehennemdekilerle kıyaslandığında ufak çaptadır) maruz kalma var. Fakat burada cehennemden farklı olarak yaşadığın ızdıraplarda böyle bazen bir taşla iki veya daha fazla kuş vuruluyor. Yani başına gelen sıkıntı bir kaza veya hastalık falan değil de başkası tarafından sana yapılan birşey ise, bu aynı zamanda hem o kişinin (yani kötülüğü yapanın) kendisiyle yüzleşmesi ve ahiret için aleyhinde delil, ona tuzak oluyor, hem de senin (kötülüğe maruz kalanın) hakettiğin sıkıntıyı denk getirilerek yaşaman oluyor.

Şimdi diyebilirsiniz ki küçük veya genç yaştaki biri henüz kötülük yapmadan neden sıkıntılar yaşayabiliyor hayatta? Bir kul henüz günah işlemeden de ızdırapları yaşamaya başlayabiliyor çünkü Rabbimiz o kişinin neyi hakedip haketmediğini, neler yapacağını ve nasıl bir karaktere sahip olacağını biliyor . Yine herşey o kişinin hakettiği doğrultusunda gerçekleştirilmekte yüce Allah tarafından. Aynı şekilde bu hayatta yaşadığımız ve ahirette yaşayacağımız mutluluk, başarı ve nimetler de...

Kısacası olaya bütünsel, ve kolektif açıdan bakılırsa, aslında bu dünyada bile hiç haksızlık yok. Sadece haksızlık, olayın kendi içinde olabilmekte. Yani bu imtihan dünyasında kimse kimseye kötü bir söz söylemeye bile yetkili değilken, bir kişi başkasına kötülük yapıyorsa bu zulmü gerçekleştiren günah işlemiş oluyor. Ama dediğim gibi bütünsel açıdan bakınca yine herkes hakettiğine "denk getirilerek" kavuşturuluyor aslında. Kaldı ki, dünya hayatı tek başına değerlendirilmemeli, sonsuz ahiret yaşantısıyla birlikte ele alınmalıdır. O zaman ilahi adaletin nasıl mükemmel bir şekilde işlediği çok daha net görülebilecektir.

Bu imtihan evrenimizde bile Rabbimizin kusursuz planı işlemektedir ve buradaki hayat da tıpkı cennet veya cehennem gibi, tasarım amacına mükemmel bir şekilde hizmet etmektedir. Eski bir yazımda da belirttiğim üzere:

Bizim dünyamız ve evrenimiz;

1-İmtihan (kişileri kendileriyle yüzleştirme) dünyası hedefine yöneliktir.

2-Cennet ile cehennemin karışımı karma bir hayat (ödüller ve uyarı ve/veya ceza niteliğindeki ızdırapları tatmak)

3-Sonunda mutlaka canlılarının ve hatta evrenin kendisinin öleceği sonlu bir yaşam içerir.

İşte bu evrendeki kusursuzluktan kasıt, bu 3 maddeye uygun-hizmet eden olma açısından mükemmelliktir, çünkü yaratılış amacı budur. Ama buna karşılık ahiret evreninin yaratılış amacı ve şartları farklı olduğundan, ahiret dünyasındaki kusursuzluk da bambaşkadır. Fakat ceza ve ödüller dünya ve ahiret bütünlüğünde temelde aynı hedefe hizmet etmektedir.

***

Evrenimizde yaşananlara yine bütünsel açıdan, sistem açısından bakacak olursak her işde bir hayır vardır bu bağlamda, ama birey açısından bakacak olursak durum hiç de böyle değildir elbette. Kişiler için bazı işlerde hayır varken bazı şeylerde ise şer vardır bu hayatta (ve de ahirette).

Dünya yaşantımız, yani kainatımız cennetle kıyaslanırken bazen olumsuz ifadelerle tanımlanırken, buna karşılık yoklukla/hiçlikle ve/veya cehennemle  karşılaştırıldığında ise övülmekte ve içindeki nimetlere vurgu yapılarak şükredilmesi gereken güzellikler diyarı olarak tanımlanmaktadır ayetlerde.(Buradan da dünya hayatının cennetimsi yanının cehennemi tarafından daha ağır bastığı sonucu da çıkarılabilir...).

Yani ayetlerde bu dünya hayatının önemsizliği ve geçiciliği belirtilirken, "güzellikleri yaşama" açısından yine cennetle kıyaslandığında ortaya çıkan tablodan bahsedilmektedir. Yoksa yokluğa veya cehenneme kıyasla evrenimizin güzellikleri övülürken, "imtihan yaşamı" olması işlevinden dolayı da önemi vurgulanmaktadır. Zaten bu açıdan bakarsak, yani sonsuz hayatımızı şekillendirecek olan imtihan anı olduğunu farkedersek bu yaşantımızın, aslında en önemli dönemi yaşadığımızı da söyleyebiliriz...

***

Yukarıda evrenimizin yaratılış amaçlarından bahsettim.Bir de sadece biz kullar açısından olaya bakacak olursak bu imtihan dünyasında yaratılış amacımız: Rabbimize kulluk, kendimizle yüzleşmek, gerekli ikazları almak, ve bazı küçük ceza veya mükafatları daha bu dünyada tatmaya başlamaktır... Bu bağlamda ortada kötülük problemi diye adlandırılan, yani "kötülüğün kaynağı nedir" şeklinde dile getirilen sözde sorun, sözkonusu bile değildir gerçekte yine.

Secde Suresi 21. Ayet: Şu da bir gerçek ki, onlara en büyük azaptan önce o yakın azaptan (dünya azabından) da tattıracağız, belki dönerler.

Rum Suresi 36. Ayet: Bir de Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona güveniyorlar; ellerinin yaptığı birşey sebebiyle başlarına bir kötülük gelince de (hemen) her ümidi kesiveriyorlar.

Nasıl ki kimse çıkıp "Allah varsa cehennemde neden ızdıraplar ve zebaniler var" diye bir problemden bahsetmiyorsa, aslında dünya için de durum aynı. Bizim kainatımız cehennem kadar  ızdırapla örülü değilse de, bir cennet de değil. Cennete kıyasla cehennemimsi, cehenneme kıyasla ise cennetimsi  bir yer gibi durmakta evrenimiz. Çünkü nitelik olarak her ikisinin, yani cennet ile cehennemin ortasında ve hazla ızdırap harmanlanmış, dengelenmiş durumda. Buna karşılık ayetlerde "Rabbin Katı" adı verilen ve şu anda da var olan "Ahiret Evreninde" ise böyle bir karışım, denge yoktur. Mutluluk ve nimet diyarı ile, ceza/sıkıntı diyarı birbirinden tamamen ayrı vaziyettedir ve o evrenin sakinleri, yani içinde yaşayan canlıları ise ölümsüzdür. Zaten farklı fizik yasalarına sahip bu sonsuzluk/ahiret yurdu...

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/zaman-zamanszlk-ve-rabbin-kat.html

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/ahiret-evrenirabbin-kat-ve-ebedi-yasam.html

Bu dünyadaki kullar davranış ve düşünce açısından  cennette yaşayanlar gibi mükemmel olsalardı bırakın cehennemi, dünyada bile yaratılmazlardı diye düşünmekteyim

Hatta  doğrudan cennette yaratılan kullar olabileceğini de düşünüyorum. Hiçbir şekilde ızdırabı yaşamayan...Ve ayrıca, doğrudan cennette yaratılmayı hakedecek kadar iyi olan kimseler varsa, dereceleri dünyada yaşamış ve yaşayacak olan herkesden daha yüksek de olabilir.

Bu dünyamız (ve de evrenimiz) cennetle kıyaslandığında bir ceza yeri gibi kalmakta zaten. Ama tekrar belirtmek gerekirse, cehennem veya yoklukla yani  var olmama durumuyla kıyaslandığında ise mutluluk ve nimet diyarıdır.

Bu bağlamda dünyadakiler, cennet ile cehennemin, nimetle ızdırabın karışımı bir deneyimi ve kendileriyle yüzleşmeyi yani imtihanı haketmiş olan kullar.

"Sadece ödüle dayalı bir sistem yaratılamaz mıydı", ya da "madem biliyor kimin imtihanı geçeceğini, sadece iyileri yaratamaz mıydı" şeklinde de sorular gelmekte. Elbette ki yüce Allah dileseydi bu şekilde de kurabilirdi sistemi ama O en doğrusunu, iyisini ve tabii ki dilediğini yapar.

Rabbimiz böyle bir sistem ve düzen yarattı, çünkü en mükemmeli, olması gereken buydu. Yine nasıl ki "neden cennetlikleri veya herkesi cehenneme atmıyor" şeklinde bir itiraz gelmiyorsa bunda da durum tamamen aynıdır aslında. Kimse neden iyilerin cennette ödüllendirildiğini sorgulamaz, çünkü bunun zaten olması gereken şey olduğunu bilirler. Ama iş kötülerin yaratılıp cehennemde cezalandırılmasının doğruluğuna gelince nedense aynı bilgeliği göstermekten kaçınıyor genelde insanoğlu.

http://emre1974tr.blogspot.com/2013/03/iyiler-mutlaka-kazanr.html

Rabbimizin iyileri ve iyiliği ödüllendirmesi gibi, kötüleri ve kötülüğü azabıyla tanıştırması da merhametinin, iyiliğinin ve kusursuzluğunun sonuçlarındandır. Ortada hiçbir problem falan olmadığı gibi, kusursuz bir uygulama ve sistemin içinde hakettiklerimizi  yaşama sözkonusu. Cehennemdeki acılar gibi dünyadaki acılar da kimsenin başına piyangodan çıkmıyor, yine aslında tamamen yüce Allah'ın adaleti ve de iyiliği, kusursuzluğu tecelli etmekte. Yani kulların özgür iradeleriyle birbirlerine yaptıkları kötülükler de bu durumun bir parçası.

Teğabün Suresi     11     Allah'ın izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim Allah'a inanırsa Allah O'nun kalbini doğruya ve güzele kılavuzlar. Ve Allah her şeyi en iyi biçimde bilmektedir.

Rum Suresi 41. Ayet: İnsanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat meydana geldi (ki Allah) yaptıklarının bazısını kendilerine tattırsın ki vazgeçsinler.

Kimlerin cenneti kazanacağını bilerek yaratması ve onları ödüllendirmesi gibi, kötülerin de kimler olacağını bildiği halde onları yaratması ve cezalandırması da aynı güzel ve mükemmel işlemin vücuda gelmesidir. Ve tabii ki dünyadaki geçici  mükafat ve cezalar da öyle...

Bakara Suresi     81     İş onların sandığı gibi değil! kötülük ve çirkinlik kazanan, suçu kendisini kuşatmış olan kişiler, ateşin dostudurlar. Sürekli kalacaklardır onun içinde.

Özetle konuyu toparlayacak  ve bir iki önemli ayrıntı daha ekleyecek olursak; bugüne kadar tarihte "kötülük veya şer problemi" başlığı altında birçok filozofun, ilahiyatçının veya diğer  insanların da zihinlerini meşgul ettiği söylenen bu konu dediğim gibi gerek ayetlerde, gerekse de mantığımızda zaten çözümlü vaziyetli, cevap çok basit ve açık.Daha yaratmadan kimin iyilerden , kiminse kötülerden olacağını bilen Rabbimiz bu benlikler hakettiğine kavuşsun diye onları vücuda getirmekte. Kötüleri ve kötülükleri cezalandırmak için cehennemi yaratmış durumdadır ama ondan önce cennet ile cehennemin karışımı olan dünyamızda imtihanı, yani kulların kendileriyle yüzleşmelerini sağlamakta ve ahirette olası itirazları ortadan kaldırmakta.Ayrıca, bu dünyamızdaki gerek doğal felaketler olarak adlandıradığımız ızdıraplar (deprem, sel, kazalar, hastalıklar ve yaşlanma vs... ) gerekse de insanların özgür iradeleriyle başkalarına kötülük yapma yoluyla vücuda getirdikleri ızdıraplar hem ceza, hem uyarı, hem de zulmü yapanları kendileriyle yüzleştirme (imtihan), kötülüklerini açığa çıkarma görevini yerine getirmekte. Buna karşılık Ahiret Evreninde, yani Rabbin Katı'ndaki cehennemdeki acılar ise  tamamen ceza işlevini yerine getirmektedir.

Necm Suresi     31     Göklerde ne var yerde ne varsa Allah'ındır. Bu, Allah'ın; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi içindir.

 Dünya ve ahiretteki tüm acıların tek sorumlusu kullardır. Kulların özgür iradeleriyle kötülüğü seçmeleridir...

Tabii cinler de bu gruptadır ve onların yaptığı yanlışlar, insanları saptırmaları da yine bu kötülüğün kaynağına dahildir:

Bakara

168. Ey insanlar! Yeryüzündeki nimetlerden temiz ve helal olmak şartıyla yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size açık bir düşmandır.

169. Hiç kuşkusuz o, size kötülük, çirkinlik/düzensizlik ve pislik emreder. Ve size, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi buyurur durur.

Bu arada yine yüce Allah'ın, kimlerin kötülüğü seçeceğini bildiğinden, zalimleri topluca cezalandırmak için bazen aynı coğrafya ve dönemde yaratarak, biraraya getirerek helak ettiğini de görmekteyiz:

Ankebut

30. Lût dedi: "Rabbim, şu bozguncular topluluğuna karşı bana yardım et."

31. Elçilerimiz, İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: "Biz şu kentin halkını helâk edeceğiz. Çünkü ora halkı zalim oldular."

Ve nasıl ki cehennemdeki sıkıntılar ve acılar için "kötülük problemi" gibi bir saçma bir düşünce oluşturulmuyorsa, dünyamız/evrenimiz için de oluşturulamaz. Çünkü her iki evrende de ızdıraplar benliklere hakettikleri deneyimi yaşatma hedefine yöneliktir ve durum aynıdır.

Aynı şekilde dünya ve cennetteki hazlar da iyilere ve iyiliğe hakettiği ödülü verme amacına hizmet etmektedir.Yine bu durum da hem dünyada hem de ahirette bir bütünlük içerisinde adaleti sağlamaktadır ki zaten kimse bu nimetlendirerek ödüllendirme olayını sorgulamaz bile. Ama özgür iradeyle seçilen kötülüğün vücuda gelmesine izin vererek cezalandırmak da, tıpkı iyiliği mükafatlandırmak gibi doğru, mükemmel ve iyi olan şeydir.Yüce Allah'ın merhametinin ve iyiliğinin sonucudur...

Dünya ve ahiretteki felaketler, kötülüğe karşı yüce efendimizin, Rabbimizin öfkesinin yansımasıdır.

Muhammed Suresi     28     Olacak olan budur! Çünkü onlar, Allah'ı öfkelendiren şeylerin peşine düştüler, O'nun hoşnutluğundan tiksindiler; sonunda Allah bütün amellerini boşa çıkardı.

Şura Suresi     16     Kabul edilişinin ardından Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında geçersizdir. Bunların üzerlerine öfke, kendilerine şiddetli bir azap vardır.

Ta-Ha Suresi     81     Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin! Bu konuda azgınlık etmeyin! Yoksa öfkem üzerinize çöker. Ve kimin üstüne öfkem inerse o uçuruma gider.

Ve  tabii ki yanlışını fark edenlere o anda bu duruma karşı tövbe kapısı açıktır:

Tevbe Suresi     118     Geride bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, öz benlikleri kendilerini sıkıştırmıştı; Allah'ın öfkesinden kurtulmak için yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını fark etmişlerdi. Sonra onlara tövbe nasip etti ki, eski hallerine dönsünler. Hiç kuşkusuz, Allah, tövbeleri çok çok kabul eden, rahmeti sınırsız olandır.

Ortada kötülük problemi yoktur, tam tersine, kötülüğün ve kötülerin açığa çıkarılması ve her 2 dünyada da daima cezalandırılması vardır. Problem sadece kulların hastalıklı düşünce ve davranışlarındadır. Ve de kötülüklerin, ızdırapların tek kaynağı da özgür iradeleriyle yanlışı/zulmü seçen kullardır.

Ve bizlerin yapması gereken elbette iyiliğe ve gerçeğe yönelerek hem bu dünyanın daha cennetimsi bir yer olmasına katkıda bulunmak ve hem de asıl önemlisi tabii ki ahirette de gerçek kurtuluşa/cennete ulaşmaya, Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışmak olmalıdır.

Selam ve sevgiler

7 Ekim 2013 Pazartesi

George Orwell ve romanı "1984" hakkında yazdığım entry



                         " Bindokuzyüzseksendört" Romanının orjinal kapak resimlerinden biri





Ekşi Sözlükte büyük harf yazımı olmadığından entrymin tüm harfleri küçük.

Sözlük'teki başlık "George Orwell". Ve şöyle yazmıştım:

george orwell


özellikle "1984" adlı romanını ele alacak olursak;

yazar george orwell bir komünist görüldüğü kadarıyla(ya da en azından bir zamanlar öyleymiş). ama şu kandırılan, materyalist/ateist solculardan olma ihtimali yüksek. ve illuminati ile vücuda getirdiklerini sonradan öğrenerek bunun şokunu yaşıyor gerçek hayatında da.

öncelikle marks'ın ve diğer illuminati ajanlarının insanlara söylediği yalanları hatırlamak lazım. onlara göre üretim araçları birgün kimsenin elinde olmayacaktı ve ürünler/zenginlik eşit paylaşılacaktı.önce sosyalist dönem yaşanacaktı. bu, devlet eliyle kolektivizmin egemen kılınacağı dönemdi.yine onların yalanlarına göre daha sonra insanlar/toplum daha da evrimleşecek ve devlete de gerek kalmayacaktı.yani devletsiz/komünist döneme, nihai sona ulaşılacaktı. artık iktidarı ve serveti elinde bulunduran biri veya azınlık olmayacak, zenginler ve de yönetici bir iktidar söz konusu olmayacaktı. sınıfsız (hem mali hem de siyasi açıdan sınıfsız) bir dünya toplumu oluşacaktı. ülkeler, din, milliyetçilik gibi kavramlar da tarihe karışacaktı onların kaleme aldığı uydurmalara göre.

tabii bu ruhçu öğretinin (şeytanların) insanların ayaklarını kaydırmak için ortaya attığı planın insanlara yutturulma çalışmasıydı. gerçekte ise insanlara ve onlara verilen nimetlere/hediyelere düşman olan iblis, insanların her 2 dünyada da ızdıraplar içinde kalmasını ve kaybetmesini hedefliyordu. bu sapkın kolektivist firavun öğretisini (komünizmi) gerçekte onları köleleştirmek, ızdıraba ve sefilliğe yuvarlamak ve dini de ellerinden alarak ahirette de sonsuza dek cehennemi yaşamalarını sağlamak için bir araç olarak ortaya çıkarmıştı.

tek tanrı inancını ortadan kaldırmak, cinsellikle de dahil olmak üzere tüm nimetlere insanoğlunun da düşman olmasını ve onlardan uzaklaşmasını sağlamak, maddi ve manevi işkenceleri çeşitli maskelerle insanlara benimsetme ve iç dengelerini alt üst etme planlarını tarih boyunca uyguladılar. bu yüzden ruhçu öğretinin bulaştığı her felsefe veya din; sefillik, ızdırap ve komünizm unsurlarını temelinde barındırdı. tabii diğer temelleri arasında da evrim, panteizm, kutsal insanlar vs. bulunmakta...

işte yazar orwell kafasındaki komünizm (ve ondan önceki aşama olan sosyalizm) ile gerçekteki arasındaki farkı, daha da kötüsü komünizmin içyüzünü görmeye başlayınca yıkıma uğramış gibi gözüküyor. ilk farkettiği, amacın özgürlük ve refah değil, tam tersi olduğu gerçeğidir. zaten kolektivist felsefenin bireyi hiçe saydığını ve sanki sosyalizm iyi birşeymiş gibi sunulan ambalajında bile bireylerin yani insanların kolayca harcanan fareler olarak görüldüğünü baştan fark etmesi gerekiyordu. dahası, bireyci yani liberal olmadan demokrasi diye birşeyin bile olmayacağını düşünememiş. hatta toplumcu da olunamayacağını...ve yaşadığı hayalkırıklığı gittikçe daha da derinleşmiş.

illuminati hakkında çok şey öğrenmiş ve hatta onlardan bazı şeyler belleğine bile yerleşmiş gibi. ama tekrar belirtmek gerekirse, olayı yine de tam çözememiş olabilir.belki de karşısındakileri(sosyalizmi vücuda getirenleri) hala materyalist/ateist, sadece iktidar düşkünü bir oluşum olarak tanımış ve algılamış olabilir(burası tartışılır). bunlar madolyonun veya buzdağının çok küçük bir parçası tabii. örneğin cinselliğe ve hazza neden düşman olduklarının felsefi temelini belki tam bilmiyor da olabilir(ya da tam tersi...). bu oluşumun kendini tanrı olarak görmesini sadece iktidar anlamında ele alıyor romanda. ama gerçekte ise onlar kendilerini panteist/ruhçu felsefede gerçekten tanrı olarak görüyorlar...(ya da dediğim gibi yazar bunları da biliyor belki ve sembollerle aktarıyor bilgilerini).

farkettiği veya açıkça aktardığı hurafeler arasında; zıtlıkların birliği inancı, maddenin hayal olduğu kabulü, nimetlerden uzaklaşılıp ızdırabın hedeflendiği, kötülükle iyiliğin karışması, bireyin önemsizliği vs. var.

bu arada 11 sayısını defalarca tekrarlamış romanında. ya "11 yıl" lafı geçiyor, ya 11 dakika veya kişi... baştan sona birçok kez bu sayıyı kasıtlı olarak kullanmış gözüküyor.

yazarın iç dünyasına dönecek olursak, hayal kırıklığı ve öfke içindeki bir komünist (orwell) var demektir. eski topluma göre sadece iktidar/zenginlik el değiştirmekle kalmıyor, halkı/insanlığı bitirmeye niyetli bir şeytani oluşumla karşı karşıya olduğunu farkediyor.

yarattığı 1984 dünyasında piramit şeklinde devasa yapıların bulunması da, yine orwell'in komünizmin; illuminati ve dolayısıyla kabalacı/ruhçu öğretinin maşası olduğunu bildiğini gösterdiği şeklinde yorumlanabilir.

son olarak;

çiftdüşün uygulaması her zaman insanlara uygulanmakta olan bir yöntem gibi gözüküyor. insanların kafası çeşitli yollarla karışık hale getirilmekte, robotlaştırılmakta ve çelişkilerle dolu düşüncelere/inançlara sahip olmaları sağlanmakta. direkt cinlerin zihne yönelik saldırılarında da buna benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. yani tarih boyunca zaten var.

geçmişi/kayıtları değiştirme muhabbeti, aynı zamanda incil ve daha eski kutsal kitapları değiştirme olayını da kapsar.

yenisöylem denilen şey de daha çok değiştiremedikleri kitapları, örneğin kuran'ı etkisiz hale getirmeye çalışma, insanların onu anlamasını engellemeye çalışma planlarının parçası olabilir. eğer kullanılan dili değiştirirlerse, kitap aynı bile kalmış olsa, onu okuyunca farklı şeyler anlaşılmaya başlar...başka bir deyişle;kıyamete kadar dini kaynak olarak bir tek kuran korunduğundan bu dünyada, dili değiştirmek yoluyla kitabın anlaşılmasını engelliyor, daha da kötüsü yanlış anlaşılmasını sağlamayı hedefliyor olabilirler uzun vadede.

ve big brother insanların gerçeğe imandan vazgeçip, hurafelere, onların hastalıklı öğretisine inanmasını hedeflemekte yine romanda. ve bu dünyadan öbür dünyaya da insanların böyle kafir bir şekilde gitmelerine çalışmakta. zaten bu da ruhçuluğun başlıca hedefidir maalesef.

yazar bu konuda da çok şey biliyor veya en azından sezinlemiş durumda gözükmekte. insanlığı bu oluşum ve tehlikelerine karşı uyarmakta gibi...

konunun, komünizmin sinsi iç yüzünün daha iyi anlaşılması için şu yazılarım okunmalı:

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/armagedon.html

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/ ... oyunu.html

http://emre1974tr.blogspot.com/2011/07/ ... rleri.html

komünizmin kökenini oluşturan ruhçuluğun içyüzünü anlattığımız videomuz:

http://www.youtube.com/watch?v=va4L78ls6rc

****

Entrymin linki de şurada:

https://eksisozluk.com/entry/31817394


Selam


21 Haziran 2013 Cuma

Gelen Sorulara Verdiğim Cevaplardan Ve Tweetlerimden Örnekler

Öncelikle,  Twitter'a yazdığım sözlerimden birkaçını paylaşayım sizlerle. Hemen ardından ise internet dünyasında din ve felsefe alanında  yöneltilen sorulardan ve onlara verdiğim cevaplardan bir iki örnek sunmak istiyorum:


-Kuran insanların gerçek çıkarlarının ne olduğunu gösterir ve bu çıkarlara ulaşabilmenin, kalıcı kurtuluşu elde edebilmenin yollarını sunar.

-Alacağımız kararlar sadece bu dünyayı değil, ahiret dünyamızı da şekillendireceğinden, derin düşünerek davranışlarımızı sergilemeliyiz.

-Zorluklardan, başkalarından korkmayın, sadece senaristten korkun.

-Elimizdeki sahte İncil veya Tevrat, ya da "rivayetler" adı verilen dedikodular dinin kaynağı değildir. Sadece Kuran Allah'ın dinini sunar.

-Kuran aklı kullanmayı, sorgulamayı ve bilimi emreder. Zaten bu yüzden hurafeler ve zannın peşinden gitmek yasaktır.

-Allah gözetleyici ve yönetici olarak heryerdedir ama "varlık olarak" evrenimizin dışındadır.

-İslam'da bazı fedakarlık gibi gözüken emir ve yasaklar aslında uzun vadede hem bu dünyada hem de ahirette hazzı-çıkarı sağlayan isteklerdir.

-Yüce Allah dünya ve ahirette, hayatın her alanında güzellikler içinde olmanızı ister.

-Cennet lüksün, görkemin ve mutluluğun zirve noktasıdır ve bu nimet ve ölümsüzlük yurdu en az kainatımız kadar geniştir.

-Dinin tek kaynağı olarak Kuran'ı görüp gerçek İslam'a yönelenler reformcu değil, tam tersine, antireformcu muhafazakarlardır din alanında.

-Ahiret Evreninde yani Rabbin Katı'nda canlı formları o kadar sabittir ki, yaşlanma bile yoktur...

-Devri daim makinaları çoktan yapıldı aslında ve bu düzenekleri gerçekleştirmek için sadece yerçekiminden yararlanmak bile yeterlidir.

-Bu dünya hayatı sonsuz yaşamımızı belirleyen imtihan olduğundan, zannedilenden çok daha önemlidir.

-Sadece din alanında değil, felsefeden bilime kadar her alanda insanoğlu hurafelere yönelme eğiliminde.

-Doğru düşünce ve davranışta sonsuza dek inatla sabit kalmalı, yanlışta ise biran bile durulmamalıdır.

-Haberlerde 19 ve 11 sayılarının ne çok geçtiğine dikkat edin...

-"Birey açısından" her işte bir hayır yoktur, bazısında hayır ve bazısında ise şer vardır

-Ama genele bakıldığında, yani Allah'ın planı açısından herşeyde hayır vardır ve herkes hakettiğine kavuşturulmakta, dünya ve de ahirette.

-Her yılın kendine özgü karakteristiği, kollektif bilinci var ama bu periyotlar 1 Ocak'da değil Eylül ortası başlıyor.

-Her 17 veya 18 Eylül tarihlerinde yeni yılın tınısının/karakteristiğinin başladığını söylemiştim, yani bugün aslında gerçek yılbaşı.

-İnsanlara haklılığınızı kabul ettirmeden rahatlamamanız demek, aslında o insanların düşüncelerine boyun eğiyorsunuz demektir.

-Yapacağınız iyilikleri ertelemeyin, zamana yaymaya değil biran önce gerçekleştirmeye çalışın.

-Avrupa ve Amerikan yapımı film, dizi ve çizgi filmlerde "Tanrı" yerine "tanrılar" ifadesi iyice yerleşmeye başladı, dikkat...

-Müzik dinlemek, satranç oynamak veya film izlemek de, tıpkı yeme-içme ve cinsellik gibi bedensel-zihinsel hazlardır.

-İmtihanla ilgili bazı önemli seçimlerimizde bize özgür irade verilmekte, ama bunun dışında bazı alanlar ve anlarda ise yönetiliyoruz.

-Çevrenizdeki insanlar, yaşadığınız yer(hatta kaçıncı katta oturduğunuz), yaptığınız egzersizler, yiyip içtikleriniz...Kişiliğinizi etkiler.

-Ve içinde bulunduğunuz yıl/dönem bile tınısıyla/karakteristiğiyle sizi etkisi altına alır.

-Gerçek bir psikolojik analiz veya çözümleme ancak Kur'an Öğretisi ışığında yapılabilir.

-Bazen farkında bile olmadığımız birçok nimet veya tam tersine, musibet gerçekleşmekte yaşantımızda, hatta bazısı iki işlevi birden görmekte.

-Çocuk sahibi olmayı arzulayanlar, her iki dünyada da güzellikleri yaşayacak iyi ve cennetlik evlatlar istemeli dualarında.

-Yaşadıklarınız size birşey anlatıyor, kulak veriyor musunuz?

-Değişimi amaç yapma veya mutlak evrim yanılgısından kurtulup, bazı şeylerin sonsuza dek aynı kalması gerektiğini fark etmeli insanlık.

-Başkalarından mı yoksa aslında kendinizden mi çekiniyorsunuz? Ya da kolektif bilinçten mi...? Bunların hiçbiri olmamalı cevabınız.

-Aslında mücadele ettiğiniz çoğu sorun, ana/gerçek sorunun semptomları/belirtileri.

-Rabbimizin iyileri ödüllendirmesi gibi, kötüleri azabıyla tanıştırması da merhametinin, iyiliğinin ve kusursuzluğunun sonuçlarındandır.


Takip etmek isteyenler için Twitter adresim(orada sözlerin aşağıdan yukarıya doğru okunması gerektiğini biliyorsunuz):

https://twitter.com/Emre_1974tr


Gerek internet forumlarında, gerekse de mail veya chat aracılığıyla çeşitli sorularla karşılaşıyoruz. Bu sorulara verdiğim cevaplardan da birkaç tanesi:

Soru:  İnsanların haramları helal kılmaya kalkma veya onlara uymama huyları bilinmekte ve ayetlerde eleştirilmekte. Peki bunun tam tersi durum olan, helalleri haram ilan etmeye kalkmaları da ayetlerde anlatılıp eleştiriliyor mu?

CEVABIM:

Elbette.İmtihan dünyasında kullar, din/hayat alanında rablik taslamaya kalkarak haramları helal ilan etmek kadar kadar, hatta daha da çok, helalleri haram kılmaya kalkma yarışına girmiştir tarih boyunca. Böylece, aslında yeryüzünde de hazzı, maddi/manevi zenginliği ve mutluluğu sağlayacak olan din, tam tersine, ızdırabın ve sefilliğin merkezi haline getirilmeye çalışılmıştır şer güçlerince. Dini yozlaştıranların değişik amaçları olmakla birlikte,  en temel hedefleri  iki dünyada da insanların kaybetmesini ve nimetlerden uzak kalmasını sağlamaktır. Serbest olan şeyleri yasakmış gibi göstermeye kalkanlar şöyle eleştirilmektedir Kuran'da:

Kehf Suresi

26- Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.


Nahl Suresi

116 Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendirmeleriyle "Şu helaldir, şu da haramdır!" demeyin. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar.


Enam Suresi

138 Kendi kuruntularına uygun olarak şöyle dediler: "Şunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bizim dilediğimizden başkası yiyemez bunları." Hayvanlar var, sırtlarına binmek yasaklanmıştır; hayvanlar var, Allah'a iftira yüzünden üzerlerine Allah'ın adını anmıyorlar. Allah onları üretmekte oldukları iftiralar yüzünden cezalandıracaktır.

139 Şunu da söylediler: "Şu hayvanların karınlarındakiler erkeklerimize özgülenmiştir; kadınlarımıza haramdır. Yavru ölü doğarsa kadın-erkek hepsi onda hak sahibidir." Bu nitelendirmeleri yüzünden Allah cezalarını verecektir. Hakîm'dir O, Alîm'dir.

140 Şu bir gerçek ki, ilimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenlerle Allah'ın kendilerine verdiği rızıkları, Allah'a iftira ederek haramlaştıranlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. İnan olsun, sapıtmışlardır onlar; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar.
   
143 Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinin kuşattığını mı? Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin."

144 Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerince kuşatılanı mı? Yoksa Allah size bunu önerirken siz de tanıklık mı ediyordunuz?" İlim dışı bir şekilde insanları şaşırtmak için yalan düzüp Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Allah, zulme sapan bir topluluğa kılavuzluk etmiyor.

145 De ki: "Bana vahyolunanlar içinde, bu haram dediklerinizi yiyecek birine yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Yalnız şunlardan biri olursa başka: leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o bir pisliktir- Allah'tan başkası adına boğazlanmış bir murdar." Iztırar haline düşen, başkasının hakkına dokunmamak, zorunluluk sınırını da aşmamak şartıyla bunlardan yiyebilir. Çünkü senin Rabbin çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.

148 Şirke batanlar şöyle diyecekler: "Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık." Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: "Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz."

150 Şunu da söyle: "Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin." Eğer tanıklık ederlerse sakın onlarla birlikte tanıklık etme! Ayetlerimizi yalanlayanlarla âhirete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.

Yunus Suresi 59: De ki: “Size ne oluyor ki Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını haram, bir kısmını helal yapıyorsunuz?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Maide Suresi     87     Ey iman sahipleri! Allah'ın size helal kıldığı şeylerin temiz ve güzel olanlarını haramlaştırmayın; azıp sınırı aşmayın; Allah azıp sınırı aşanları sevmez.


Kalplerinde hastalık bulunanların güzelliklere ve kolaylığa sırt çevirip ızdırabın peşinden gitmeyi sevdiğini şu ayetler de tekrar gözler önüne seriyor:


Sebe Suresi

18. Biz onlarla, içini bereketle dolduğumuz kentler arasında, sırt-sırta vermiş kasabalar oluşturduk; Bunlar arasında gidiş-gelişler belirledik. "Geceleri ve güdüzleri, güven içinde gezip dolaşın oralarda." dedik.

19. Ama onlar, tutup şöyle dediler: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını uzaklaştır!" Böylece kendilerine zulmettiler de biz de onları efsaneler haline getirdik; hepsini darmadağın ettik. İşte bunda, gereğince sabreden, yeterince şükreden herkes için elbette ibretler vardır.

Bir de; aslında böyle helalleri harammış gibi gösterenler tanrılık taslayarak, kendilerini Allah'a ortak koşarak en büyük haramı işlemiş olmaktadırlar.

Aslında bunun tam tersini yapanlar bile, yani haramları helalmiş gibi göstermeye kalkanlar bile uzun vadede sefilliğin ve acıların peşinden gidiyor ve yine Rablik taslıyor demektir. İnsanların bilinçaltları-bilinçleri ve de davranışları gerçekten ilginç...


SORU 2:

Nahl Suresi 8. Hem binesiniz diye hem de bir süs olarak atları, katırları, eşekleri de yarattı. Ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratır O...

Doğada katır diye bir hayvan yoktur, insan müdahalesi ile ortaya çıkmıştır. Öyleyse ayette niye Allah'ın yarattığı hayvanlar arasında sayılmakta?

CEVABIM:

Bütün canlıları, hatta var olan her nesneyi yaratan Allah'dır. İnsanların müdahalesinin olup olmaması bu durumu değiştirmez. Allah yaratmak için fizik yasalarını , insanı vb.şeyleri vesile edebilir. Ama tasarlayan,onun oluşumu için gerekli yasaları ve malzemeyi yoktan yaratan yaratan yine O'dur. Şans denilen şey bile kaderden başka birşey değildir.

Vakia suresi

56:" Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?"

57:"Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?"

58:"Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? "

61: " Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

62:"Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

63:Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

64:Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız."

67:Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

68:Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

69:Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

70:Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

71:Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

72:Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık."

70. ayette tutuşturduğumuz ateşi bile aslında bizim tutuşturmadığımız,Allah'ın onun ortaya çıkması için gerekli oluşumu var ettiğini,bu sayede ondan yararlanabildiğimiz anlatılıyor.

Ayrıca yine tüm teknolojiler de  Allah'ın koyduğu yasalar sayesinde var edilebilmektedir.

Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O’nun ayetlerindendir. Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır. (42 Şura Suresi, 32-33)

Kamer Suresi 3. Ayet: Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.

Dolayısıyla tüm araç gereçlerin de asıl yaratıcısının  elbette yüce Rabbimiz olduğu Kuran'da vurgulanır.

İbrahim Suresi     32     Allah odur ki, gökleri ve yeri yarattı. Gökten bir su indirdi de onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkardı. Emriyle denizde akıp gitmeleri için gemileri hizmetinize verdi. Irmakları da emrinize verdi.

Zuhruf Suresi 12. Ayet: Tüm çiftleri de yaratan O'dur. Ve O, sizin için gemilerden ve hayvanlardan binmekte olduğunuz şeylere de vücut verdi;13. Ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra oraya kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlaya da şöyle diyesiniz: "Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin! Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık."

Casiye Suresi 12. Ayet: Allah size denizi boyun eğdirdi ki, içinde gemiler O'nun emriyle akıp gitsin, lütfundan istekte bulunasınız ve şükredebilesiniz.

Sadece gemileri değil, diğer tüm taşıma araçlarını da aslında Rabbimizin yarattığı şöyle haber verilmekte:

Ya-sin Suresi     42     Onlar için gemilere benzer, binecekleri başka şeyler de yarattık.

Kültür ve bilim alanlarındaki birikimler konforumuzu sağlayan nimetleri vücuda getiriyor gibi gözükse de, gerçekte bu nimetleri bize sunan yüce Rabbimizdir:

Hadid Suresi     25     Yemin olsun, biz, resullerimizi açık-seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitap'ı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî'dir, Azîz'dir.

Enbiya Suresi     80     Ona, sizi sizin şiddetinizden koruyacak olan zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz şükrediyor musunuz?

Kısacası; teknolojik nimetleri bile kendisinin bizler için var ettiğini ve bundan dolayı şükretmemiz gerektiğini söyleyen yüce Efendimiz, elbette tüm canlıların da yaratıcısıdır ve ayetlerinde bunu belirtmektedir. Hatta ayetlerdeki ifadelere dikkat edilirse, bilim ve teknoloji sayesinde gelecekte ortaya çıkacak ürünleri bile O'nun yarattığı/yaratacağı söylenmektedir.



SORU 3:

Mülk Suresi     16     O göktekinin, sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer aniden çalkalanmaya başlar.
   
Mülk Suresi     17     O göktekinin, çakıl taşları taşıyan bir rüzgârı üzerinize salmayacağından emin misiniz? O zaman bileceksiniz nasılmış uyarım!

Yaratıcımız zaman ve mekan dışıdır. Yani evrenimizin içinde değil dışındadır. O halde bu ayetlerde neden kendisinden "gökteki" diye bahsedilemektedir?


CEVABIM:


Allah evreni ve zamanı yoktan var etti ve zaten bu yüzden O'na şirk koşmak en büyük günah olmaktadır. Çünkü yaratılmış hiçbirşey kendisinin bir parçası veya ortağı değil. Efendimiz tüm yarattıklarından ayrıdır varlık olarak. Ama gözlemci ve yönetici olarak her noktada ve anda vardır.

Rabbimiz "varlık olarak" kainatımızın dışındadır dedik... Peki durum böyle olunca,  evrenimizin dışı, "yön olarak" bize göre ne taraftadır? Gökyüzü tarafındadır yine elbette.

Çünkü evrenin sınırları gökyüzündedir.

Oturduğumuz yerden bir perdenin arkasına doğru bakmak istersek, bunu nasıl yapmaya çabalarız? Perdeye doğru bakarız değil mi? Aslında baktığın perde değil, perdenin ötesidir(her ne kadar göremesen de...)

 Allah da (varlık olarak) evrenin sınırlarının dışında, yani yarattıklarından ayrıdır. Buna karşın bize göre "yön olarak" gökyüzü tarafında kalmaktadır. Ama gerçekte göğün/evrenin dışındadır tabii.

Aynı şekilde "Ahiret Evreni'nde", yani ayetlerdeki adıyla "Rabbin Katı'nda" olan cennet de bizim evrenimizin dışında olmasına karşılık, yön olarak bizim için yine gökyüzü hizasına denk gelmektedir, çünkü evrenimizin sınırları ve dışı o yöndedir. Bu durum Kuran'da şöyle belirtilmekte:

 Zariyat Suresi     22     Sizin, rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de.

Başka bir deyişle cennet de cehennem de göktedir denmekte. Tabii burada bizim kainatımızdaki uzay boşluğu değil, diğer evrendeki mekan anlatılmakta. Farklı fizik yasalarına sahip Ahiret Evreni'nden (Rabbin Katı) bahsedilmektedir... Bu bağlamda tekrar anlıyoruz ki, evrenimizin ötesinde olanlar için de "gökte" ifadesi kullanılmakta. Çünkü dediğim gibi yön itibarıyla dışarıya yani yukarımıza denk gelmektedir evrenimizin sınırları ve ötesi.

Ayrıca, Mülk Süresi 16 ve 17. ayetlerde uzayda bizi bekleyen bir tehlikeden veya varlıktan bahsediliyor da olabilir . Örneğin bir gezegen, karadelik veya bilinç sahibi başka birşey...


Selam ve sevgiler